Fit misiniz, mutlu mu?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Zayıf olmak yetiyor mu kilolu bir insana? Ya da fit olmak yetiyor mu acaba, sağlık için pilates derslerinde, günde iki saat geçiren, ama hormonlu ızgara tavuk, ve tarım ilaçlarıyla kirlenmiş, haşlanmış brokoli ile sağlıklı beslendiğini düşünen satış direktörü arkadaşınıza? 

Fit olmak mı, sağlıklı olmak mı sizi mutlu yapıyor? 

Sevgili dostlar, "Ben hem fit, hem mutlu, hem de sağlıklı olmak istiyorum" diyorsanız sizlerle çok iyi anlaşacağız. 

İlaçsız ceviz, hormonsuz domates, çilek, antibiyotiksiz yumurta, tavuk çok mu zor?

Değil elbette. İnsanlar bu konularda giderek daha hassas davranıyor. Bu maddelerin insan vücudunda biriktiğinde vereceği hasarın herkes farkında artık. Benim bu konularda ilk farkındalığımı sağlayan, 90'lı yılların başında okuduğum, Fransız yazar Maurice Messegue'nin kitapları oldu. 70'li yıllarda başlayan endüstriyel gıda üretimi hamlesinin, "Çok mu üretelim?", "Sağlıklı mı üretelim?" sorusuna cevabını ve sonuçlarını bu yıllarda öğrendim. Bu sorunun cevabı bizi buralara getirdi. GDO, hormon, kontrolsüz tarım ilaçları, atık pillerin karıştığı sularla sulanan topraklar, çeşitli hastalıklar, metabolik bozukluklar, çevre kaynaklı gen bozulmaları... Hepsi "Çok üretelim" cevabı sonrası oluştu. Belki de nüfusun hızla arttığı ama üretim metotlarının bu nüfusu doyuramayıp çaresiz kaldığı o zamanlarda, bu cevap doğruydu, bu tartışılır. Ama günümüzde, bu cevabın bizi, antibiyotikle şişirilerek 39 günde kesime gelen tavuklarla nerelere getirdiği ortada... 

Sağlıklı ve mutlu yaşam bunlarla bitmiyor

Yıllardır, sağlıklı olmak için yapılan yüzlerce diyet gördüm. Kimi, komşu önerisiyle, kibrit kutusu kadar peynirle başlayıp tatsız bir semizotuyla bitti. Kimi ise, günde üç öğün ızgara, altı öğün meyveyle devam etti. D vitamini, B12 hiç düşünülmeden yapılan diyetlerle ‘iki beden’ inceldik ama ‘üç gömlek’ sağlıksız olduk. Kiminde brokoli yedik, kiminde yağsız salata. Bunlar bizi bir miktar zayıflattı ancak sürdürülemedi ve eksik ya da hatalı beslenmeler yüzünden çeşitli hastalıklarla karşılaşmamıza sebep oldu. Fit olduk ama sağlıklı ve mutlu olamadık. 

Şimdi diyetisyenlerimiz hayatımızın daha çok içinde, daha fonksiyonel düşünüyorlar ve sağlıklı yaşam konusunda en büyük destekçilerimizden oldular. 

Konu komşu önerisiyle yaptığımız diyetlerle, doktora danışmadan içtiğimiz, doğal olduğu iddia edilen zayıflatıcı haplarla belki biraz iştahımız kesildi, belki zayıfladık, belki de hastalandık. Hastalandıktan sonra da kendimizi ya başka ilaçların ya da şifalı bitkilerin kapsülleri arasında bulduk. 

Tabiat ana, içinde her türlü faydayı ve şifayı barındırıyorken yaptık bütün bunları... 

Sağlıklı kalmanın çaresini doğada aramıyoruz?

Kullandığımız ilaçların birçoğunun üretimi, bitkilerin içeriklerinden etkilenmişken neden sağlıklı kalmanın çaresini doğada aramıyoruz?

Evet, arıyoruz aslında. Ama hasta olunca aklımıza geliyor tabiat ana... Sağlıklıyken zencefille balı karıştıranı pek göremezsiniz. Ya da, kış çayını, ıhlamuru, adaçayını akşamları çay yerine içen çok azdır. Kabak çekirdeği prostat olunca aklımıza gelir. Zerdeçalı omletine serpeni ise hiç görmedim...

Yüzlerce örnek sayabilirim.

Aslında sağlık yanıbaşımızdayken elimizi uzatıp onu alamamak ne acı...

Sevgili dostlar, bütün bu birikimlerin, soruların ve yanıtların ışığında, ailemle uyguladığımız beslenme modelini sizlerle paylaşmak isterim. 

Ne mi yiyoruz? 

Her şeyi... 

Tabiat ananın bize bahşettiği, faydalı olduğunu bildiğimiz her şeyden yiyoruz. Bazıları hem çok faydalı hem de çok lezzetli. Bazılarının tadı ise, kabul ediyorum, korkunç. Ama rahatsızlandığımda bunları yiyerek fayda sağlayabiliyorsam, sağlıklıyken de, normal yaşantımda, öğünlerimde bu gıdalara yer vererek sağlıklı kalmaya devam edebilirim.

Aileme ve danışanlarıma uyguladığım program

Standart olarak şeker hastalığımız, tansiyon problemimiz yok, karaciğer fonksiyonlarımız yerinde, hormonal bir bozukluğumuz ya da aşırı kilolarımız yok. Günlük 20 dakika yürüyüşümüzü yapıyoruz. Duamızı ya da meditasyonumuzu eksik etmiyoruz. Böyle bir profil adına konuşacağız. 

  • Temelde iki öğün beslenmeye gayret ediyoruz. Akşam 20.00 ile ertesi gün öğlen 12.00 arasında bir şey yememeyi tercih ediyoruz. Ama yaptığım özel karışım çaylar, yeşil çay (günde üç fincan) Türk kahvesi ve filtre kahve serbest. 
  • Biz beyaz unu öğünlerimizden çıkarmaya çalışıyoruz. (Çalışıyoruz; çünkü biz ailece tam olarak çıkarabilmiş değiliz.) Ekmek yemiyoruz ancak haftada bir organik yumurta ile yoğurulmuş organik un ile yapılan ev makarnasını ya da et ile yapılmış mantıyı yemeyi seviyoruz. Ama, çok uzun süre haşlamayıp daha diriyken süzüp, glisemik indeksi nispeten düşük halde yiyoruz. 
  • Şekerden uzak duruyoruz. Çayımızı kahvemizi şekersiz içiyoruz. Şekeri daha lifli meyvelerle almayı tercih ediyoruz. İlle de tatlandıracaksak, stevia katıyoruz. 
  • Kızartma yemeyi çok azalttık. (Omega 3/Omega 6 oranımızı omega 6 lehine bozduğu için.) Kemikli, yağsız kuzu eti, organik tavuk, hindi, ve deniz balığı tercih ediyoruz. Pişirme yöntemi olarak ızgara ve fırını tercih ediyoruz. 
  • Tok tutması açısından, kollajen deposu olan, gerçek paça sulu çorbaları ve et sulu sebze çorbalarını çok tüketiyoruz. Sebzeleri ızgarada pişirip yaptığımız soslarla lezzetlendiriyoruz. 
  • Patates kızartması lezzetinden vazgeçemediğimiz için, patatesi bir kaşık yağ ile kuru sıcak havayla pişiren makinelerde kızartma tadında pişirip yiyoruz.

Sevgili dostlar, hangi öğünde, neleri yiyeceğimize gelecek hafta değineceğiz. 

 Temelini anlattığım beslenme rejimimize, faydaları bilinen, bahsettiğim harika bitkileri, nasıl kattığımıza gelince; lezzet ve değerlerinden ödün vermeden diyetimizin içine alabilmek için birbiriyle 'iyi anlaşan' gıdalarla birtakım sos reçeteleri hazırladım. Bunlara 'fonksiyonel gıdalar' adını verdim. Bu soslarla salatamızı, omletimizi, sote sebzemizi, makarnamızı, çorbamızı lezzetlendiriyor, daha faydalı hale getiriyor, vücudumuzun üretemediği, dışarıdan almak zorunda olduğumuz birtakım maddeleri de almış oluyoruz.

Hangi öğünde, ne yiyeceğimizi, işin ayrıntısını, gelecek hafta konuşacağız. 

Birlikte başladığımız bütünsel sağlık yolculuğumuzda, tek başına hiç sevmediğimiz zencefilin, tadını maskeleyen ama etkisini gölgelemeyen çaylarla soğuk kış akşamlarınıza sağlık vermesini sağlayacağız. Özellikle romatizma ve eklem ağrılarına iyi geldiğini bildiğimiz en güçlü antiinflamatuar ve antioksidanlardan olan zerdeçalı, parmaklarınızı yiyebileceğiniz bir sosla her gün yemenin yolunu konuşacağız. Anneciğimizin lahana turşusunun aslında ne kadar önemli bir probiyotik kaynağı olduğunu bilip soframızdan eksik etmeyeceğiz, üreme sağlığında çok önemli ama tatsız tuzsuz bir takım bitkilerin keçiboynuzu tozunda etkilerinin nasıl artırılacağını anlatacağız.

Çağımız artık yorgunluk çağı...

Her birimiz çok yoruluyoruz. Çalıştığımız iş, hayat pahalılığı, çevremiz, sanayileşme, çeşitli stresler, bizi yoruyor, mutsuz ediyor, sağlığımızı etkiliyor. Stresle başa çıkabileceğimiz birçok yöntemimiz var. Başa çıkamazsak bedenimiz, yaptığımız diyetler de bizi kısa bir süreliğine fit yapıyor, ama sağlıklı ya da mutlu yapmıyor. Metabolizma ile çok oynamak altta yatan bazı hastalıkları ortaya çıkarabiliyor. 

Vücudumuzu sarsmayacağız, onu çok fazla şımartmayacağız, onu şaşırtacağız ama çok fazla yormayacağız... 

Doğa ile iyileşmekten önce, 'doğa ile hastalanmamak' hedefimiz olacak. Doğayı hayatımızın içine daha fazla sokmaya başlayacağız.

Sağlık, mutlulukla birlikte paha biçilmez aslında.

Sağlıklı ve mutlu ve fit olacağız. 

Sağlık paha biçilmezdir. 

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder