Yine mi güzeliz yine çiçek!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Corona virüsten önce de ellerimi çok yıkardım, şimdi elimden gelse sudan çıkarmayacağım. Hatta market dönüşü çamaşır suyuna yatıracak kadar gözden çıkarıyorum. Corona öncesi de çok çamaşır yıkardım. Hatta hangi renk çamaşır kaç derece sıcaklıkla yıkanır, pek bilmezdim. Evlendikten sonra makineye her çamaşır attığımda, “Kaç derecede yıkayacağım?” diye sormak için annemi arardım. Annemin çamaşır literatürü 3 renk grubundan oluşuyor: Beyazlar, siyahlar ve griler

Griler kategorisine pembeler dahil miydi mesela? Koyu pembeler grilere dahil olursa, açık pembeler beyaz grubuna girer miydi? Mesela sarı renk; ne beyazdı, ne griydi ne de siyah. Sarı kıyafetle pembe birlikte yıkanır mıydı? He bir de beyazlar illa 90 derecede mi yıkanmalıydı? Bir sürü saten gömleğim büzüşüp çıktı makineden, yakası başka yere bakıyordu, kolları başka yere. Çok zor öğrendim bu renk ve kumaş gruplandırmalarını. 

Bu beş bilinmeyenli çamaşır denklemini 10 yıllık evliliğimin beşinci yılında çözebilmişken, annemin öğrettiği, çamaşırla ilgili bütün tezleri çürüdü gitti. Siyahları da 60 derecede yıkıyorum grileri de. Yünleri de en az 60 derecede yıkıyorum, satenleri de. Buruşan buruşsun, büzüşen büzüşsün, kimin umurunda. Yeter ki virüsler yok olsun.

Sevmediğim kolonya kokusu en sevdiğim koku oldu

Parfüm kokusunu ne kadar seviyorsam kolonya kokusundan da bir o kadar hazzetmezdim. Hastane kokusunu anımsatırdı bana. Ya da cenaze evlerinde olurdu yoğun bir kolonya kokusu. Artık ne yaşadıysam, çocukluğuma ya da gençliğime inmek lazım. 

Bekarken de babamın evinde mutlaka kolonya olurdu, babam tıraş olduktan sonra kolonya sürerdi. Kolonyanın yüzünü yaktığı çok belli olurdu ifadesinden. Benim evimde de var, uzun zamandır buzdolabında duruyordu. Şimdi evimizin en nadide eşyası oldu kendileri. Hepimizin baş ucunda duruyor, gözümüz gibi bakıyoruz. 

Mesela eskiden halıya çay döküldüğünde kolonya boca ederdik leke kalmasın diye. Şimdilerde elime dökerken halıya dökülürse yanlışlıkla, kahroluyorum! Kolonya deyince aklıma gelen sadece tek bir çeşit var, o da limon kolonyası... Sonra çok çeşidi çıktı. Ama limon kolonyası bizim evin kültür mirası gibiydi. Başka kolonya kullanılmazdı. Limon kolonyasına hiç ihanet etmedik anlayacağınız. 

Bu günlerde her markete gittiğimde ilk baktığım yer kolonya standı oluyor. Ethanol oranı yüzde 80 olmalı ayrıca. Kolonya resmen yılların acısını çıkarıyor benden. “Sen misin parfüm kullanıp aylarca yüzüme bakmayan” diyor adeta. Yollarını gözlüyorum! 

Geçen gün ihtiyacım olan bir malzemeyi almak için, her zaman gittiğim ufak bir dükkan vardı, oraya gittim. Ohhh mis gibi limon kolonyası kokuyordu dükkan, buram buram. İçim rahatladı. Kolonya kokusu, temizliği simgeliyor artık benim için. Çiçek gibi geliyor kokusu, içime içime çekiyorum, kokladıkça serotonin salgılanıyor beynimde bence, çok mutlu oluyorum çünkü.

Alışverişlerde alışkanlıklar da değişti

Ne bileyim mesela marketten domatesi koklayarak alır; biber acı mı diye ortasından çat diye kırıp tadına bakardım ben. Şimdi bırakın koklamayı, artık dokunup alamıyorum bile. Sebzeler poşetlere girdi, biliyorsunuz. Yetmez tabii, eve gelince bütün sebzeleri hunharca yıkıyorum. 

Zeytin alırken şarküterideki görevli zeytini doldurduğu küreği hoooop diye uzatırdı burnumuzun dibine kadar “Tadına bak abla”. “Yok yok bakmayacağım” desem de “Bak abla, tadına bakmadan abla” ısrarlarına dayanamaz bakardım tadına. 

Sıra peynire geldiğindeyse “Hangisi olsun abla?” Bir türlü tutturamam hangi peynirden aldığımı, ya yeri değişir ya fiyatı... Ama olsun sorun yok, daha önce aldığım peyniri bulana kadar kocaman bıçakla her peynirden minik parçalar kesilir, ucuyla neredeyse ağzımın içine kadar sokardı görevli abimiz. El mahkum bakardım tadına. Hepsini tattıracak korkusuyla bazen “Heh bu peynir işte tamam” deyip yalan söylediğim de olmuştur. 

Şimdi mi? Tadına bakmadan alıyorum. Eve gelince önce 24 saat balkonda bekliyor marketten aldığım her bir ürün. Sonra paketiyle birlikte yıkıyorum. Bu da yetmiyor, paketin içinden çıkarıp dakikalarca yıkıyorum aldığımız her neyse. Açık da alsam, pastörize de alsam önemi yok. Bütün malzemeleri hunharca yıkıyorum. Yıkarken de, ilerleyen zamanlarda su sıkıntısı yaşayabileceğimiz ihtimali aklıma geliyor, ama başka alternatifim yok. 

Bazen dalga geçiyorum kendimle, “Corona virüsten ölmezsem temizlikten öleceğim” diye.


Hayaller ve hayatlar

Corona virüs tehlikesi geçince, yine bütün peynirlerin tadına tek tek bakacağım, sonra gidip pastörize peynir alacağım. Bütün zeytin türlerinden birer birer yiyeceğim ama gidip teneke kutu ile satılan zeytinlerden alacağım. Biberi ortadan kırıp, domatesi koklayarak alacağım. He bir de süper marketlerde tanıtım amaçlı kızartılan sucuklar var ya; önünden her geçtiğimde kürdan batırılıp “Tatmak ister misiniz” diye ikram edilen o harika kokan sucuk dilimlerinden de yiyeceğim. 

Ve en önemlisi kapı kollarını daha çok seveceğim. Meğer ne büyük nimetmiş korkmadan bir kapı koluna dokunup, o kapıyı açıp içeri girebilmek. 

Hayal benim hayalim, kime ne! Umut etmek bile güzel.

Tek özlemeyeceğim şeyi yazmayı unuttum. Herkesin çiçek gibi olduğu corona virüs günleri geçerse; yaz mevsiminde otobüste, metrobüste ya da minibüste duymaya alıştığımız ter kokusunu kesinlikle özlemeyeceğim.

Umutlarımız tükenmesin!

Yazarlarımızdan

23 Mayıs 2020, Cumartesi 07:01
23 Mayıs 2020, Cumartesi 07:00
23 Mayıs 2020, Cumartesi 07:01
Sıradaki haber yükleniyor...
holder