Ayasofya: Bir yapı ne kadar değerli olabilir?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bugünlerde, Ayasofya üzerine tartışmalar sürerken biz Ayasofya’ya başka bir yönden bakalım ve bir “yapı” ne kadar değerli olabilir üzerinde bir düşünelim. 

Ayasofya’yı anlamak için İstanbul’un Roma‘nın başkenti olmasına kadar gitmek gerek. Konstantin, İstanbul’u 'Nova Roma', yani 'Yeni Roma' olarak başkent yaparken, şehri Roma’ya denk hale getirmek için o zaman Roma egemenliği altındaki tüm topraklardan eserler getirtmiş, İstanbul’u en güzel eserlerle süslemişti. İstanbul hem siyasi hem dini açıdan Roma’ya eşit olurken, sanatsal olarak da Roma’yı geçmek zorundaydı. İşte bunun için Konstantin’in oğlu İmparator Konstantius 'Megale Ekklesia', yani 'büyük kilise' diye ilk anıtsal sayılabilecek kiliseyi, 360 yılında bugünkü Ayasofya’nın yakınlarına inşa ettirdi. Büyük ölçüde ahşap olan bu kilise, İmparator Arcadius’un zamanında çıkan isyanlar sırasında yakılıp yıkıldı. O civara görkemli bir kilise yapımı bu kez, yerine geçen oğlu İmparator II. Theodosius’a kaldı. 415 yılında bu kez Ayasofya’nın olduğu yere yeni bir kilise inşa edilmiş olsa da, bu yapı da 13 Ocak 532’deki 'Nika' isyanında bir kez daha yıkıldı. Bugün Ayasofya’nın bahçesinde bu kilisenin kalıntılarını görülebiliyor. İmparatorlar, hep Roma'yla boy ölçüşecek ve 'sonsuza kadar yaşayacak' büyük bir yapı peşinde koşsa da, bu düşü gerçekleştirmek Iustinianus’a kısmet oldu. Bir başka deyişle, Ayasofya yapılış amacı itibarıyla, sadece bir dini yapı değil, İstanbul’un başkent olarak ihtişamının simgesi olarak da inşa edildi.

Latin imparatorluğu için de önemliydi

 

Aynı şekilde, İmparator Justinianus, Ayasofya’nın açılışında, “Geçtim seni Süleyman” derken, o güne kadar en önemli tapınak olarak bilinen ve Justinianus döneminde temelleri bile kalmamış olan Süleyman’ın tapınağına atıf yaparken, artık en büyük tapınağın İstanbul’da olduğunu söylüyordu. 

Ayasofya’ya bu açıdan baktığımızda, İmparatorluk şapeli değil ama tören kilisesi olması da çok anlamlıdır ve siyasi bir simge olarak da İstanbul’un en önemli yapısıdır. 

Ayasofya kuşkusuz en kötü günlerini 1204 yılından 1261 yılına kadar süren Latin istilası döneminde yaşadı. İstilanın ilk günlerinde, kutsal eşyaların yüklenmesi için bina içine sokulan yüzlerce katırı ve mihrapta dans ettirilen kadınları gördü. Ancak Latin döneminde de yağmalardan sonra Ayasofya “Büyük Katedral” olarak kullanıldı ve Latin imparatorları burada taç giydi. Şehrin ikinci büyük kilisesi, bugün Fatih Camii’nin yerinde olan Havariyyun Kilisesi’nin, Latin istilasında büyük ölçüde harabeye döndüğünü düşünürsek, Ayasofya’nın her bakımdan Latin imparatorluğu için de önemli olduğunu anlarız. 

1261’de Latin istilasının sona ermesiyle birlikte yeniden Bizans imparatorlarının hâkimiyeti başladığında, artık şehir eski görkemine hiçbir zaman kavuşamayacak, Latinlerin tahrip etiği binaları eski haline getirecek kaynak bulunamayacaktır. Bu zorluklardan Ayasofya da nasibini alır ve eski günlerine hiçbir zaman dönemez. 

Fatih’in İstanbul’u fethettiği zaman gördüğü Ayasofya, eski günlerin görkeminden uzak ve 200 yıla yakın bir zaman yıkıntı olmaktan kurtulamamış bir şehrin mabedidir. 

Fatih için Ayasofya yeni şehrinin en büyük ve gözde yapısıydı, yepyeni bir amaçla ihya edilmişti. Salı günü fethedilen şehrin en büyük mabedinde cuma günü namaz kılınması, Ayasofya’yı aynı zamanda da fethin sembolü yaptı, 'Kılıç Hakkı' sözüne uygun bir 'Fethiye Camii' İstanbul’un yeni sakinlerine sunulmuş oldu. Aynı şekilde, Fatih’in Ayasofya’ya verdiği önem, Ayasofya için kurulan vakıftan da anlaşılıyor, İstanbul’un gözbebeği olarak en büyük önemi görüyor. 

Osmanlı döneminde Ayasofya her zaman önemini korudu, törenlere sahne oldu ve her zaman da padişahlar tarafından ihya edildi. Ayrıca onarımlar da gören Ayasofya, başta Mimar Sinan olmak üzere o dönemlerin ustaları sayesinde bugünlere gelebildi. 

Pelin Çift ile yazdığımız, 'Ayasofya’nın Gizli Tarihi' kitabında da söylediğimiz gibi, “Küresel güçler uzun süre, Osmanlı’ya girememiştir. Ayasofya da bu anlamda korunmuştur. Ama daha sonra işler değiştiğinde saldırılar başlamıştır.” Bir başka deyişle, Osmanlı ne zaman zayıfladıysa, iç ve dış güçler harekete geçip bölünmeler başladı. 

Özellikle Yunanistan’ın bağımsızlığını alması ve İstanbul’un işgalinden sonra, Ayasoya’nın kilise olması için çatlak sesler ortaya çıkmaya başladı ve bu yapının aslında Batı için ne kadar önemli olduğu bir kere daha gözler önüne serildi. 

Her devrin sembolü

İstanbul kurtulduktan sonra ise Ayasofya önemini kaybetmedi, 1934 yılına kadar camii statüsünü korudu. 

Kısaca tarihi önemini anlattığım Ayasofya, gördüğümüz gibi aslında sıradan bir yapı değil, tarihte her zaman önemini koruyan, her devirde sembol niteliğinde olan bir mabet.

Bir yerde 'kılıç hakkı' ile camii olan ve bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin bir sembolü, öte yandan gerek sanatı, gerekse de tarihi izleriyle insanlığın ortak mirasını taşıyan bir hazine. 

Ayasofya’nın bir binadan çok sembolik anlamlarını düşündükçe, bu yapıyı daha iyi anlayacak ve daha sağlıklı düşünebileceğiz. 

Yazarlarımızdan

23 Haziran 2021, Çarşamba 14:42
23 Haziran 2021, Çarşamba 07:01
23 Haziran 2021, Çarşamba 07:01
Sıradaki haber yükleniyor...
holder