Çok sesli düşünme pratiği bir bütündür, müzik de bunun bir parçasıdır

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Geçenlerde CNN Türk için, bayramda yayınlanacak bir programa konuk oldum. Yıllar sonra kamera karşısında bir radyocu kimliği ile olmak beni çok heyecanlandırdı. 

17 senelik bir radyoculuk hayatından sonra 7 senedir mikrofonlardan ayrı olmanın üzüntüsünü yaşarken bu program vesilesi ile de o eski radyo günlerini düşünme olanağını buldum. 

Radyo aslında sıradan bir müzik ortamı değil; radyo sizi televizyon gibi şımarıkça oyalamaz, kendisi ile ilgilenmenizi istemez, yapacağınız işleri engellemez. Siz radyo dinlerken kendinizle de meşgul olabiliyorken, radyo sizi arada gülümseterek eşlik eder, ancak verdiği mesaj da bazen bilinçdışınızın derinliklerinde kalır. 

Eskiden 80’li yıllarda, FM bandında tek kanal varken, yabancı müzik dinlemek isteyen bütün gençlerin tek ilgisi radyoya olmuştu. O günleri yaşayanların çok iyi hatırlayabileceği gibi, pop müzik programları klasik müzik programları arasında sıkışmıştı ve ister istemez bütün klasik müzik programlarını da dinliyordunuz. 

Dönemin ünlü program yapımcıları ise, 60’lı yıllarda müzik endüstrisinin içinde olmuş, ancak daha sonra belli, bir yaş sonrasında sadece radyoculuk yaparak müzik zevklerini topluma yaymış kişilerdi. Örneğin o dönemin en popüler programcılarından Sezen Cumhur Önal 60’lı yılların efsane söz yazarı idi, Aykut Sporel çeşitli müzik şirketlerinde tonmayster olarak çalışmış sonra kendi şirketi Ezgi Plak’ı kurarak ilk “Anadolu Pop” örneklerini basmıştı, Engin Arman ise çok önemli bir yabancı plak şirketinde çalışmıştı. Gençler dönemin popüler parçalarını dinlerken, geçmişin de önemli parçalarını tanıyor, en sevdiği liste parçalarının arasında caz standartlarını da dinleyebiliyordu. 

Türkçe Pop tercih eden gençler ise, o dönemin “yasaklı” olmayan sınırlı sayıda sanatçılarını orta dalganın cızırtıları arasında dinliyor, sürekli tekrarlanan bilindik şarkıları ilk defa duyuyor gibi radyonun sesini açıyordu. Bu kanalda ise, günün sevilen “Türkçe Sözlü Müzik” parçalarını dinleyebilmek için ise “Türk Sanat Müziği” ve “Türk Halk Müziği” de dinlemek zorunda kalınıyordu. Tercihlerinin Türk Sanat Müziği ya da Türk Halk Müziği yönünde kullananlar ise pop müziğe aşina oluyorlardı. 

O zamanlar farkına varılmayan ise, farklı müziklerin insanların dünyasını nasıl genişlettiği ve dünyaya çok sesli bir pencereden bakabilmenin önemi idi. 

Sanatın bir insan yaratısı olduğunu aklımızdan çıkartmadan, her “idrak edilen” sanat eseri ile insan yaratıcılığının bir bölümünü tanıdığımızı, kendi içimizde de yansımasını bulan bu “enerjinin” aslında bizi bambaşka bir insan yaptığını hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir.

Bugün artık belli başlı kanallar hariç, radyolar kendi türlerinde bilindik playlist’leri tekrarlarken biz de biteviye yaşamlarımızda, bilindik kalıplarımızla, “alıştığımız” şekilde hareket ediyor, öyle düşünüyoruz. 

Bu davranış biçimi toplumda yansımasını da çok kolaylıkla buluyor; değişik bir görüşe tahammül edemiyoruz, bizden farklı düşünenleri hemen ötekileştiriyoruz hatta şiddete varsan tepkiler veriyoruz. 

Müzik “ruhun gıdası” olduğu kadar toplumun da gıdasıdır demiyoruz ama, çok sesli düşünme pratiği bir bütündür, müzik de bunun bir parçasıdır. Siz dış dünyaya geçiş veren ve çeşitli sesleri duyuran ne kadar pencere açarsanız iç dünyanız da o kadar zengin olur, çok sesli bir yaşama alışırsınız. 

Yapay konular üzerinden toplumu bölmeye çalışanların faaliyetlerini yoğunlaştırdıkları bu dönemde de en çok ihtiyacımız olan bu zaten.  

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder