İnsanın özgürlük arayışı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Normal aktığını sandığımız hayatımız Covid-19 yüzünden, kontrollü bir karantinaya dönüşürken, biz de duruma alışmaya başlamıştık. Son zamanların en sessiz Ramazan ayını ve bayramını yaşarken, vaka sayılarının azalması ile bir normalleşme sürecine girdik. 

Tabii bu süreci tam anlamıyla eskiye dönüş olarak değil, sadece biraz daha rahat hareket edeceğimiz, nefes alacağımız zaman olarak görmekte fayda var. Dünya çapında bu hastalık devam ettiği ve başlayan uluslararası uçuşlarla diğer ülkelerden virüs gelmesi riski devam ettiği sürece, her an eski tabloya dönmesi olanaklı, kırılgan bir ara bu. O nedenle, hiçbir şekilde tedbiri elden bırakmadan yaşamaya devam ederken biz de özgürlük üzerine biraz düşünmeye başladık. 

Özgür olmanın değerini anlamaya başlıyoruz

Bizde “özgür” kelimesi, yakın zamanda türetilmiştir ve etimolojisi çok belirli değildir oysa “hür” sözcüğünün ilginç bir etimolojik açılımı vardır. Hür olmak aslında insanlığın en eski kavramlarından biri. Hürriyet sözcüğü, daha doğrusu “hür”, kökeni en eski Sami dilleri ile alakalı ve bilinen kök Aramice/Süryanice "serbest olma, kurtulma” anlamına geliyor. Bir başka deyişle hür demek “köle olmayan" ya da “kölelikten kurtulmuş” demek. Ne garip değil mi, hür olmayı “idrak” edebilmek için köle olmayı bilmek gerekiyor. 

İlginç olan “Hür olmak” Batı dillerinde de benzer bir kökene sahip. Mesela Fransızca da özgür anlamına gelen “libre” sözcüğü Latinceden geçmiş ve asıl anlamı ayağında pranga olmamak, kelepçesi olmamak; sözcüğün Hint Avrupa kökenine indiğimizde ise bitkinin kabuğunu soymak ile alakalı. İngilizcedeki “free” ise, arkadaş anlamına gelen “frend” kelimesi gibi ”sevilen” kökeninden geliyor ama kökende, sevilen kişinin “bağlı “ olmaması, tutsak olmaması var. 

Hangi kültüre gidersek gidelim, özgür olmanın değeri, köle ya da tutsak olmaktan geliyor. Biz de uzun süren salgın tutsaklığımızın arkasından, özgür olmanın değerini anlamaya başlıyoruz. 

Özgürlük ihtiyacı yoğunlaşacak

Kalabalık bir Marmaray seferinden çıkıp, Sirkeci’de yürüyüp, Hocapaşa’da hep birlikte köfte yemenin bile bir lüks olabileceği aklımıza gelmeden yaşadığımız günlerden özgürlüğün değerini anladığımız günlere geldik. 

Bir salgın ile kıymetini anladığımız özgürlüğümüzü aslında kaybetmeye ne kadar da gönüllü olduğumuzu düşündünüz mü? İnsanı kanıyla, canıyla kendi çarkları arasında sokan küresel kapitalist sistemin getirdiği yaşam biçimleri uğruna özgürlüğümüzü nasıl kaybettiğimizi bir düşündünüz mü? 

İstediğimiz gibi mi giyiniyoruz? İstediğimiz gibi mi besleniyoruz? Zamanı istediğimiz gibi mi kullanıyoruz? Kısacası yaşamı istediğimiz gibi mi yaşıyoruz? Köle olmasak da görünmez prangalarla bağlı değil miyiz? Ve bunların çoğunu da biz yaratmıyor muyuz?

Geleceğin en önemli belirleyicilerinden biri kuşkusuz insanın daha yoğunlaşacak özgürlük arayışı olacak; bu küresel salgının insana en önce özgürlüğün ve yaşamın kıymetini öğrettiği artık herkesin fark ettiği bir gerçek oldu.



Aslında bakarsak ilk değişim rüzgârları da gelmeye başladı; bir yandan, “Nefes alamıyorum” sadece bir haykırıştan öte, farkındalık sahibi insanın ilk çığlığı olarak Amerika’yı yakarken, öte yandan da insanın özgürlüğünü daha da kısıtlayacak dijital projelerin peşinde koşan zengin “iş adamların” maskeleri daha da erimeye başladı. 

Her zaman söylediğimiz gibi, insan Doğa’da yaşayan bir varlıktır ve doğasından uzaklaştıkça varoluşundan da uzaklaşır. Önümüzdeki günler bana göre kapitalizmin dijitalleşmiş köleciliğinin yerini doğallaşmış özgürlük anlayışının alacağı ve insanın doğasına dönüşü ile yaşamını sürdürmesinin buna göre dengeleneceği zamanlar olacak. 

Eğer bir küresel salgın, insanın özgürlük arayışı yerine daha da köleleştirecek bir dijitalleşmeye neden olacaksa, bu salgına eşlik eden çok büyük algı oyunları var demektir ve bu durum daha da uyanık olmayı gerektirir. 

Sıradaki haber yükleniyor...
holder