Yazarlar Hayatın provası yok
HABERİ PAYLAŞ

Hayatın provası yok

Geçtiğimiz günlerde daha çok taze Türk sinemasının gelmiş geçmiş ön önemli sanatçılarından Fahrettin Cüreklibatur yani sevgili Cüneyt Arkın’ın bu hayata veda edişiyle ölüm duygusu bir kez daha kafalarımızda şekil kazandı.

Hiç sevmediğim bir kelimedir "bitti" sözcüğü. Yüreğimden sanki bir şeyler kopar gider. Ah o alışamadığımız "son"lar.
En güzel şeyler bile, bir gün bitmeye mahkumdur. Ne yaparsanız yapın tükenen bir duygunun peşinden koşturamazsınız. Hayatın akışına karşı duramıyorsunuz. Dostluklar, arkadaşlıklar ve aşka dair yüreğinizde hangi duygular varsa sımsıkı sarıldığınız "asla" dediğiniz her şey buhar oluyor. Her emek kendi döngüsünde bir başka emeğe kucak açabiliyor. Yeni başlangıçlar heyecan vericidir çoğu kez. Zannedersiniz ki, bu defa her şey daha güzel olacak.’’ Bir gün hepimiz birbirimizi son kez göreceğiz.
Son kucaklaşmalar, el ele tutuşmalar, sarılmalar, öpüşmeler. Biz bunların, ne zaman gerçekleşeceğini asla bilmeyeceğiz. Yaşamın bize oynadığı garip oyunlardan biridir gizli vedalaşmalar.
Esra ve Ozan üniversite yıllara dayanan beraberliklerinin iki çocukla perçinlemelerinin üzerinden geçen yıllarda; tükenmişliğin sendromu içinde; boş bakışlarla birbirlerinin süzmekten başka hiçbir ortak hayat paydaları kalmamıştı. Her ikisi de biliyordu ki; herkesin gıpta ile baktığı beraberliklerinin sonuna geldiklerini. En zor olan belki de en kolay söylenen sözcüktü, "hoşça kal".
Ozan’ın gidişine Esra hiç itiraz etmedi. Son cümlesini bile söylemek istemedi. Sonsuzluk için de nasıl olsa her şey kaybolacaktı. Konuşmadı, sadece sarıldı, öptü ve Ozan’a veda etti.
Ebru İngiltere’nin en özel okullarından birinde burs kazanmıştı. Yıllardır beklediği rüya gerçekleşiyordu. Sevinç içinde bavullarını hazırlarken, hayatının en mutlu anlarını yaşıyordu. Onu büyüten annesinden çok, sevdiği büyük annesine sarılırken; son defa göreceğini nerden bilecekti. Gidişinin dördüncü ayında vefat haberini duyduğu anda, sular seller gibi ağlarken, geriye dönüşü olamayan son kucaklaşmalarını anımsadı.
Yıllar önce sevgili eşimin vefatını dün gibi hatırlıyorum. İzmir’de yaşadığım, sevgili gazetem Yeni Asır’da çalıştığım günlerdi. Rahmetli eşimle gazetede son görüşmemiz aklımdan asla çıkmayacak sahnelerden biridir. ‘’ Akşam yemeğinde ne yapalım ‘’ cümlesiydi. Bir daha o sofrada ikimiz hiç olamadık. Birbirimizle şakalaşamadık, gülemedik, sarılamadık hatta kavga edemedik. Bu dünyaya veda edişinin yıllar sonrasında bile gizli veda bakışını hiç unutamam. ‘’Keşke’’ dediğimiz şeyleri önceden yapabilseydik. Bitişlerdeki sahnelerin anlamını asla çözemeyeceğiz. Algılarınız ve empatiniz yüksekse; belki bir nebze, küçük ayrıntıların ne kadar önemli olduğunu sonradan kavrayabiliyorsunuz.
Kim bilir kaç anne ve baba çocuklarını son kez kucaklamışlardır?.
Kim bilir kaç sevdalı sevgilisini son kez öpmüştür?
Kim bilir kaç evlat annesine son kez bakmıştır?
Kim bilir hangimiz yaşadığımız evimize, şehrimize, ülkemize veda ettikten sonra bir daha görmemişizdir.
En çok sevdiğimiz, bir gün başka diyarlara gidecek. Belki de biz onları bırakıp gideceğiz.. Hayatın bize yasak koyduğu şeyler olacak. İnsanoğlu ile yaşam arasında garip bir "anlaşma" var. Kayıtsız şartız teslim olmuşuz bir kez, kendi hikayelerimizin ayrılıklarına. Hepimiz birbirimizin yaşamında saklıyız. Kendimizi bu kuytularla ararken, kayboluyoruz. O hiç sevmediğimiz ayrılıklara, vedalara teslim oluyoruz.
Birbirimize sıkı, sıkı sarılalım. Bir daha bir daha.. Doya doya sarılalım. Yaşamımızın nerede biteceğini bilmediğimiz anlardaki pişmanlıklara bırakmayalım.. Son kelimemiz "seviyorum" olsun.

Bazı vedalar hiç edilmedi. ( anonim)

Sıradaki haber yükleniyor...
holder