Kalben: Kanunlar, gelenek ve kültür karşısında herkesin eşit olduğu bir düzende yaşamak istiyorum

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Kalben’le 2014 yılında güneşli bir Büyükada sabahında tanıştık, birbirimize sarıldık. Öyle güçlü bir enerjisi vardı ki etkisi altında kalmamak mümkün değildi. ‘Saçlar’ı dinlediğim an mest oldum. “Bu nasıl ses, bunlar nasıl sözler!” dedim. Bazı kadınlar vardır, hayat kötü sürprizler de yapsa ışıkları hiç sönmez. Kalben de onlardan biri. Her bilgiye değer veriyor. Adalet duygusu gelişmiş, merhametli. Varoluşu çözme yolundaki hafiflikle mutlu ve umutlu. Yıllar sonra kavuşmanın mutluluğuyla bu aralar bana gri renkte görünen hayattan keyif almamı sağlayan bir sohbet ettik.

‘Robot Kozmonot’ şarkını Teoman’la seslendirdin. Yollarınız nasıl kesişti?

Teoman, beni 2017’de Harbiye’deki konserine davet etmişti. Onun sahnesine çıkıp onunla şarkı söyleme şansına erişmiştim. Çeşitli konserlerde ve festivallerde karşılaşmaya devam ettik. Komşu olduğumuzdan da karşılaşıyorduk. ‘Robot Kozmonot’ şarkısına çalıştığımız günlerde bir gün bir kafede Teoman’la denk geldik. “Bana yaklaşmasanız iyi olur ama burada olduğumu da unutmayın” hissi veren müthiş aurasıyla oturuyordu. Yanına gittim ve şarkıyı dinlemesini, severse benimle söylemesini rica ettim. Kabul etti.

KENDİNİ FAZLA CİDDİYE ALAN İNSANLIK KARŞISINDA TEOMAN’IN UMURSAMAZLIĞINDAN ÇOK ŞEY ÖĞRENİYORUM

Teoman’ı ilk gençliğimin ve galaksimizin en cool depresifi olarak ilan ediyorum. Senin Teoman’la olan ilk anın nedir?

‘Ne Ekmek Ne De Su’ klibinde otoban gibi bir yerde yürür. Yüzünü göstermek gibi bir derdi yoktur. Her röportajında kendiyle ilgili inanılmaz yıkıcı bir şey söyler. Tüm dinleyenlerini varoluşsal bir krize sürükler. Hiçbir zaman kızımızın evlenmesini istediğimiz adam değildir, komşumuzun uslu çocuğu değildir ve zaten bu konuda da çok nettir. Serseriliğinde, avareliğinde ve dünyaya karşı belli konulardaki ilgisizliğinde çok açık ve dürüsttür.

Bu da çok nadir bulunan bir şeydir. Taşıdığı yarayı bu kadar güzel bir şekilde şiirine ve şarkısına işliyor olmasını; bazı şeyleri hissetmek zorunda olmamasını; insanlara dışarıdan bakıyor olmasını hep çok seviyordum. Kendini fazla ciddiye alan insanlık karşısında Teoman’ın umursamazlığından çok şey öğreniyorum. Bizden hiçbir karanlığını saklamadı ve iyi aile çocuğu taklidi yapmadı.  

Genelleme yapmak bana doğru gelmez ama ‘Robot Kozmonot’ şarkındaki ‘Teneke var kalbinin yerinde’ sözleri 21. yüzyıl insanını çok net tanımlıyor bana göre. Sen şarkıyı hangi duyguyla yazdın?

Sevgiyi, şefkati dışarıda aradığımız için kafaya takıyoruz. Bunun içerden geldiğini fark ettiğimde hafifledim. ‘Robot Kozmonot’u yazdığım andan itibaren sesim kısılmıyor, çünkü söylemek istediğim şeyi söylemiş oldum. Sevmeyi öğrenmemiz gerek. Keşke bütün topluluklara önce sevgi dilini öğretebilsek.

Duygularımızı ifade edebilmeyi ve bunları adlandırmayı öğrenebilsek. Kendimizi sevdiğimizde ve benliğimize şefkat gösterdiğimizde zaten sevilebileceğimizi, zaten şefkatin bizi bulacağını öğrensek. Ben artık bir şeyleri dışarıda aramıyorum. Bu şarkı aramayı değil bulmayı başlatma sürecimle ilgili. Dünyanın yönetim şeklinde de tenekelik görüyorum.

Tuhaftır ki her şey toplumlardan bekleniyor ama kanun yapıcılar ve yöneticiler sorumluluğu yönettikleri kitlelerle birlikte almıyorlar. Hem dünyanın hem benim yaşama biçimimin yalnız ve hüzünlü olduğunu fark ettim. Bizler birlikte değiliz, birbirimizden korkuyoruz ve birbirimizden kaçıyoruz. Bir senedir kapanmış vaziyette vaka sayılarını, kadın cinayetlerini, eğitimdeki sorunları, ekonomik krizleri takip ediyorken 2020’nin Ocak ayında yazdığım bu şarkıyı paylaşmak istedim.

 

‘Robot Kozmonot’ şarkısına Türkiye’de bir ilk olan özel bir teknikle 3D animasyon klip çektiniz. Bir şeyi ülke adına ‘ilk’ olarak yapmak ne hissettiriyor?

Hakan Sorar ve Ahmet Rüstem Ekici’nin birlikte yarattığı distopik bir evren oldu. Günde on sekiz saat çalıştıklarını ve iki ay boyunca sadece Robot Kozmonot’a odaklandıklarını bizzat biliyorum. Dünyanın sonundan sonra hayatta kalan yalnız bir varlığın kaderini irdeledik. Hakan ve Ahmet Rüstem’in kullandıkları görsel dil, seçtikleri semboller ve ben onlara söylemeden zihnimde dolaşır gibi vardıkları yerler mutluluk verici. Bu işin yayınlandıktan sonra 500 bin kişi tarafından izlenmesi bana gurur veriyor sanatçı dostlarımın görünürlük kazanması bağlamında.

Klipteki imgeler hakkında da konuşmak isterim. Yanan piyano, kafesin içindeki çiçekler, terk edilmiş bir gezegen, giderek küçülen su birikintisine sıkışmış bir gemi… Klibin senin dünyandaki yorumu ne?

Hepimizin yalnızlaştığını, korktuğunu ve değersiz hissettiğimizi düşünüyorum. Bir ağacın ya da balinanın ömrüne göre kıyaslandığında kısacık olan insan hayatlarımızı yaşayamıyoruz. Hep bir kaygı ve telaş içindeyiz. Klipte de kıyamet sonrası gezegende dolaşıyoruz. Nükleer silahlar, susuzluk, sanatsızlık, doğanın yok oluşu… Güzel olan her şeyin ölümünden sonraki dünyada dolaşan anti-kahramanımız…

Ben de bazen öyle hissediyorum. Robot Kozmonot’un bir odası var, benim ergenliğimdeki odam orası. Gitarım, ceketim ve sevdiğim albümler var içerde. İşte öyle bir odaya saklanmış, dünyanın sonunu bekliyor gibi hissediyorum. Bu hisler sonsuz değiller iyi ki. İyi ki müzik var, dostlar var, yaşamak var. Ters giden her şeye baş kaldıracak sesim var.

DOYA DOYA YAŞAMAK İSTİYORUM

Bu aralar nasıl hissediyorsun?

Bu devirde müzik icra edebildiğim için şükrediyorum. Çok sevdiğim insanlarla bir ekmeği paylaşabildiğim ve inandığım davalara maddi-manevi destek olabildiğim için huzurluyum. Hayatta olduğum, bu gezegende yaşadığım, bu tatlı kuşları görebildiğim için şükretmeyi senelerce unuttum çünkü bütün o gündelik telaşın ve izolasyonun içinde kaybolmuştum ve ruhum ezilmiş, paramparça edilmişti.

Buna izin vermiştim, kendimi ısrarla sevmemiştim ve klişelerin dikte ettiği gibi biri olmaya çalışmıştım. Ben artık klişe olmak istemiyorum, doya doya yaşamak istiyorum. Kitlelerin beğenisini, aşkı, yuvayı, parayı kaybetmeyi göze aldıkça özgürleştim ve bu bana parayla satın alınabilir her şeyden daha çok keyif verdi.

NN Hayat ve Emeklilik’in Dünya Emekçi Kadınlar Günü reklam filmini ‘Önce sen, çünkü başka sen yok’ mottosuyla seslendirdin. Süreç nasıl gelişti?

Kendine Bakma Akademisi’nin geçen yıl Ayta Sözeri’yle yaptıkları özel bir çalışma vardı. Bu süreçte sevgili Evren Bingöl ve Yasin Üstün’le güzel bir etkinliğimiz olmuştu. Keyifli sohbetimizden ötürü akıllarında bir seda olarak kalmışım. Benimle bir şeyler üretme önerisiyle geldiler. Bir şeyi satma amacı olmayan bir işe şarkı üretmek hoşuma gitti doğrusu. NN Sigorta böyle bir alanı tanıdı.

Ülkemizde kadın cinayetlerinin böyle korkunç ve yüksek sayılara ulaştığı, delik deşik edilmiş İstanbul Sözleşmesi’nin bir de feshedilmesinin üstüne altı günde altı kadının katledildiği; ailelerin paramparça olduğu, çocukların ve gençlerin bu kara haberlerin içinde büyüdüğü bir zamanda; kadın doğana, kadın olana, kadın hissedene, içindeki kadın parçalarıyla barışmak isteyene “Bu senin hayatın, senin korkularından sıyrılman en değerlisi ve kendi ruhunu açığa çıkarman çok kıymetli” diyebilmek bana ilaç oluyor.

Şarkının düzenlemesi için İlker Deliceoğlu’na teşekkür etmek gerek unutmadan. Küresel bir markanın böyle bağımsız bir şarkıyı desteklemesi, böyle eşitlikçi ve özgürlükçü bir mesajı iletmesi, kaynaklarını maddi ve manevi anlamda buna açması, özgür zihnime ve ruhuma revize vermemesi ve sevgi mesajı yayması güzel bir mucize ve bunun artık mucize olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorum. Markalar, kurumlar, devletler ve devlet üstü yapılar güçlerini, tüm canlıların özgürlükleri ve yaşam hakları için kullanabilirler. Bir de öyle bir düzen mi denesek?

BENİM HİKAYEM; SEVDİĞİM, SEVİLDİĞİM, GÜVENDE HİSSETTİĞİM BİR YERDE BAŞLADI

Reklamda “Eşsiz hediyen seni bugünkü sen yapan hikayen” deniyor. Seni bugünkü sen yapan hikayen nerede başladı?

Çocukluğumdan bir hatıra saklıyorum. Çok güzel bir Türkan Şoray filminden “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım” diye bir şarkı öğrenmişim ve onu mırıldanıyorum balkonda. O benim ilk hatıralarımdan biri. Hangi deniz olduğunu hatırlamıyorum ama bir deniz görseli var hatıramda. Denize bakmışım. Sonra annemin eteğinin altındayım ve annem bulaşık yıkıyor, ben onun bacağına sarılmışım. Hikayem; sevdiğim, sevildiğim, güvende hissettiğim bir yerde başlıyor.

Bana hayatta/canlı hissettiren ve kendi varlığıma ait olduğumu bulduğum yer, insan hikayelerinin ve zamanın içinde. Çocukluğumdan beri tam anlamıyla zamanın içinde olamadığımda da müzik ve yazmak kurtarmıştır beni. Bu ne demek? Savaş, tecavüz, yağma, yıkım, kaçakçılık, dolandırıcılık, cinayet, patlamalar, bombalar, ekonomik krizler, ailesel sorunlar, şiddet, eşitsizlik, adaletsizlik… Benim yaşayabilmem için müzik, edebiyat, sinema ve çeşitli sanat dalları nefes olmuştur bana kendimi bildim bileli.

Sanat sayesinde yaşamaya kerelerce yeniden tutunabilmişimdir. Herkese hayatta böyle bir dost, böyle bir yaren diliyorum. En büyük acıların, en acı haberlerin, en kara günlerin içinde bile kurtarıcı olacak, ruhu aydınlatacak ve nefreti, öfkeyi, saldırıyı imkânsız kılacak bir güzel yol arkadaşı. İşte o zaman insan kendini bulmuş oluyor. Bir şeyi böyle tutkuyla yapınca içinden gelen sesleri duyunca dünyanın güzelliklerine kulak verince kalpte gözler açılıyor.  

BÜTÜN ÇOCUKLARIN KADIN-ERKEK AYRIMI OLMADAN BÜYÜDÜĞÜ, BU KÜLTÜRÜN ONLARA YÜKLEDİĞİ KİMLİKLERDEN BAĞIMSIZ YAŞADIĞI BİR DÜZENDE YAŞAMAK İSTİYORUM

Her yaştan, ırktan, dilden, inanç sisteminden ve kimlikten kadının “Çünkü başka sen yok” diyebilmesi kampanyanın odak noktası ama kadını değersizleştiren ve ‘korunması gereken ama korunamayan’ bir duruma getiren sistemin içindeyiz. Bununla ilgili ne söylemek istersin? 

Hiçbir insanın hayatının kanun yapıcılar tarafından önemsenmediğini ve değersiz hissetmesini istemiyorum. İnsan türünün bir mensubu olarak istediğim ilk şey kimsenin kendini değersiz hissetmemesi. Bütün canlılar aleminde kadın ve erkeği iki keskin kutup olarak ayıran başka tür yok. Bu kutuplardan birini sürekli hor gören, yeteneklerinden, zekasından ve kapasitesinden yoksunlaştırmaya çalışan bir sistem içindeyiz.

Benim erkeklerle ilgili bir derdim yok fakat erk olanın ataerkil bir sisteme evrildiği, kanunların ve kurumların sadece erk olanı desteklediği noktada problemim var, çünkü ben erk ya da iktidar sahibi olmak; hızla yok etmek ve yok olmak istemiyorum.

Bütün çocukların kadın ya da erkek ayrımı olmadan büyüdüğü, bu kültürün onlara yüklediği kimliklerden bağımsız olarak yaşayabildikleri bir düzende yaşamak istiyorum. Hiçbir kadın gece sokakta yürürken, boşanmak istediğinde hayatının tehlikede olduğunu hissetmemeli. Kanunlar, gelenek ve kültür karşısında herkesin eşit olduğu bir düzen içinde yaşamak istiyorum.

TÜRKİYE’DE VAR OLAN EŞİTSİZ DÜZENDEN KİMSE FAYDALANAMAZ, BÖYLE BİR DÜZENDE ERKEK OLMAK İSTEMEZDİM

Korkulardan soyunmayı istemeyecek hiçbir kadın yoktur. Ama kırık dökük adalet sisteminde hiçbirimiz güvende hissedemiyoruz ve bu çok incitici. Bilmediğimiz sokak aralarında, evlerde binlerce kadın, sırf kadın olduğu için ataerkil düzene karşı var olma savaşı veriyor. Bunun üstesinden sence nasıl geleceğiz?

Türkiye’nin dört bir köşesine ulaşan çevrimiçi ve saha-içi çalışma atölyeleri düzenlenerek kadının erkekten hiçbir farkının olmadığı, birbirimizle nasıl iletişim kurabileceğimiz, sevgi dilini nasıl kullanabileceğimiz anlatılabilir. İnsanlar kanunlar karşısında eşit olduğunda ve bu kanunlar layıkıyla uygulandığında suç eğilimi olan insanlar ceza alacaklarını bildiği için değişim görürüz.

Suç işlediğinde ceza almayacağını bilenler suç işlemeye devam eder. Sadece kanun yapıcıların herkesin eşit haklara sahip olduğunu açıklaması ve bunların devlet politikaları haline gelmesi gerekiyor. Bu kadar basit! Kadının temel hak ve özgürlüklerinden; eğitim, üretim ve söylem haklarından korkan bir yerde yaşamanın acısı son bulmalı. Var olan eşitsiz düzenden kimse faydalanamaz. Böyle bir sistemde erkek olmak istemezdim. Bu sadece Türkiye ekseninde olan bir şey değil. 4 milyar kadın azınlık sayılamaz.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi kadın olmanın dezavantajlı olduğu durumlar var. Bu yüzyıllardır süregelen bir yara ve bu yarayı sadece feminist kadınlar kapatamaz. Herkesin insanca yaşamasını istemek için insan olmanız kâfi. Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması geleneğimize göreneğimize bir küfür değildir. Önce bunu anlamak gerekiyor.

BİR İŞE ADANDIĞINIZ ZAMAN BAŞKALARININ SESLERİ AZALIYOR

Gördüğüm ve tanıdığım en güçlü kadınlardan birisin. İçindeki gücü dış etkenlerden dolayı henüz keşfedememiş kadınlara ne söylemek istersin?

Başkalarının seslerini çok dinlediğimi fark ettim ve bunu fark ettiğim gün çok güzel bir gündü. Tanımadığım insanlar beni dinliyordu ama ben kendimi dinlemiyordum. Başkalarının onayı ve beğenisini önemsiyordum ve bu başkalarının da çoğu zaman erkekler olduğunu fark ettim. Kadınların “yapamazsın” diyen her türlü sese kulaklarını, zihinlerini kapamaları gerektiğine inanıyorum.

Fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak yetersiz, beceriksiz, mantıksız ve benzeri “şeyler” olduğumuza dair her türlü olumsuz sıfatı üstümüzden atmalıyız. Artık taviz vermek istemiyorum, suiistimal edilmek istemiyorum. Kendimi ve yeteneklerimi saklamak istemiyorum. Herkese gülümseyen, sürekli başkalarını memnun eden bir kadın olmak istemiyorum. İşime adandıkça daha huzurlu oldum ve rahatladım. Bir işe adandığınız zaman başkalarının sesleri azalıyor.

Bir gün çevremde kimse kalmasa da albümlerimi kimse almasa da ben şarkılarımı söylemeye devam edeceğim için öncelikle benim kim olduğumu bilmem gerekiyor. Kadın doğmuş, kadın hisseden, kadın olmuş her insana söyleyebileceğim şey; kendini dinlemekten, kendi içinde sesleri sevmekten, hata yapmaktan, başarısızlıktan, zayıflıktan, duygusallıktan korkma! Başka birine fiziksel ve ruhsal olarak zarar vermediğin sürece ne istiyorsan yap! İyi ki bütün hatalarımı yaptım, hiçbir deneyimden kaçmamaktan yanayım.

Peki, bu ülkenin erkeklerine neler söylemek istersin?

Bütün bu baskının, acının, yükselen trajedinin, cinayetin karşısında hep birlikte durmamız gerekiyor. Herkesin sesini çıkarması gerekiyor. “Ben zaten güçlü taraftayım, bana zaten bir şey olmuyor” diye düşünerek bir yere varamayız. Bizim dengede olmamız gerekiyor. Çünkü her şey dengede güzel. Omuz omuza yürümemiz lazım ve öncelikle dost olmamız...

RUHUMUN ODALARININ FERAHLAMASI DAYANIŞMAYLA OLDU

Üzerinde en azından kendi varoluşunun gizemini çözmüşçesine bir huzur var. Varoluş sıkıntıların var mı?

Ruhumun odalarının ferahlaması dayanışmayla oldu. Nereden geldiğinin bir önemi olmadan meydanda aynı kadın ve çocukların ismini haykırıyoruz. Ben herkesle dayanışma içindeyim. Kimseden nefret edemediğim bir yere vardım. Yalnız olmadığımı bilmek bana iyi hissettiriyor. Tek başına yemek yersin, müzik dinlersin, vapura binersin ama tek başına iyileşemezsin.

ÖLÜMÜN GERÇEKLİĞİ BENİ YAŞAMIN GEREKLİĞİYLE YAKINLAŞTIRDI

Hayatında işler yolunda gitmediğinde, o zor durumdan çıkış kitin var mı?

Beni aşağı çeken duyguların da mutluluğun da sonsuza kadar süreceğini zannediyordum. Şimdi acele etmiyorum ve hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini kendime hatırlatıyorum. Şimdi üzgün müsün? Üzül o zaman, çünkü bu da sonsuza kadar sürmeyecek. Canın mı sıkkın? Sıkıl o zaman, sıkıntın bitecektir. Uyumak mı istiyorsun? Bugün erken uyu. Yarın yeni bir gün.

Bakıyorum, sürekli mutlu olmaya, sağlam görünmeye ve dik durmaya çalışmışım. Bir gün bile ara vermemişim. Kadın olmakla da alakalı buluyorum bunu. Kendinizi ortaya koymak için ortalamanın çok üstünde performans sergilemeniz gerekiyor. Sisteme kendinizi ispat ediyorsunuz her seferinde dört milyar kadın adına sanki. Bunu kadın olmayan bilemez, dersem dilerim beyler darılmazlar.

Ayrıcalıklı olanın ayrıcalıksız olmayı anlaması imkansız neticesinde. Bu da bir kaygı, telaş ve endişe doğuruyor insanda. Şimdi kaygılarımla baş etmeyi de öğrendim, kendimi ispat etmek zorunda olmadan üretmeyi de… Ölümlü olduğumu kendime hatırlattığım zaman yaşamayı da hatırlıyorum. Ölümün gerçekliği beni yaşamın gerçekliğiyle yakınlaştırdı.

Seni bugüne kadar hiç dinlememiş birine hangi üç şarkını dinlemesini önerirsin? 

‘Yara’, ‘Seni Özlerim’, ‘Doya Doya’

Son zamanlarda ne okudun, ne dinledin, ne izledin?

Sait Faik Abasıyanık’tan ‘Havuz Başı ve Son Kuşlar’, Sempe ve Goscinny’den ‘Pıtırcık Serisi’, Taisia Kitaiskaia’dan ‘Edebiyatın Cadıları’, Ece Temelkuran’dan ‘Bu Da Geçer’, Sepin İnceer’den ‘Ağıtların Tanrısı’, Francis Bacon’dan ‘Sevgi Üstüne’ ve Orhan Veli’nin bütün şiirleri de hep yanımdadır. Son zamanlarda sıklıkla dinlediğim müzisyenler: Timur Selçuk, Nilipek, Asaf Avidan, Selin Sümbültepe, Lara Di Lara, Melis Güven, Eda Baba, Umut Çetin, Selen Gülün, Deli Bakkal, Emre Akbay, Elektro Hafız, Sera Savaş, Karsu, Güneş Özgeç, Dilan Balkay, Büşra Kayıkçı, İlham Gencer, Tülay German, Fela Kuti, Lizzo, Billie Eilish, Harry Styles... Gelelim izleklere: Gerçek suç ve müzisyen belgeselleri izliyorum. Michelle McNamara’nın ‘I’ll Be Gone in the Dark’ romanı HBO tarafından mini dizi yapıldı. Rahmetli Michelle soruyor: Acaba başkalarının trajedilerini izlediğimde kendi hayatımın trajedilerinden mi uzaklaşıyorum? Gerçek suç belgeselleri beni kendimin ve toprağımın trajedilerinden uzaklaştırıyor olabilir. Miles Davis, Nina Simone, Janis Joplin, Beatles gibi hayranı olduğum müzisyenlerin yolculuklarına dair eserlerin yanı sıra Nomadland, Sound of Metal, Ammonite gibi yeni filmlere; Bonkis, Insecure, Fleabag, I May Destroy You gibi gerçek insan hikayeleri anlatan dizilere de bayılıyorum. 

FOTOĞRAFLAR: ZEYNEP ÖZKANCA 

Yazarlarımızdan

17 Mayıs 2021, Pazartesi 07:40
17 Mayıs 2021, Pazartesi 07:07
Sıradaki haber yükleniyor...
holder