Son zamanlarda etrafıma baktığımda aynı şeyi görüyorum: Herkes çok yorgun.
Ama garip olan şu ki kimse dinlenemiyor. Çünkü artık dinlenmek bile suçluluk hissettiriyor insanlara. Sürekli bir şey yetiştirmek zorundaymışız gibi yaşıyoruz. Daha başarılı olmak, daha çok çalışmak, daha iyi görünmek, daha güçlü kalmak.
Sanki insan olmak yetmiyormuş gibi sürekli “daha fazlası” olmamız bekleniyor.
Kimse kimsenin gerçekten nasıl olduğunu sormuyor artık. “İyiyim” kelimesi otomatik bir cevap hâline geldi. Çünkü kimsenin uzun uzun içini dökecek hâli de kalmadı.
En acısı da şu:
İnsanlar artık yaşamak için değil, yetişmek için yaşıyor.
Sabah alarmıyla başlayan yarış gece uyuyana kadar devam ediyor. Telefonlar susmuyor, işler bitmiyor, kafamız dinlenmiyor. Bir süre sonra insan kendi hayatının içinde misafir gibi hissetmeye başlıyor.
Bazen düşünüyorum da…
Biz gerçekten ne zaman bu kadar yorulduk?
Ne zaman bir kahve içip sakinleşmek bile “vakit kaybı” sayıldı?
Ne zaman ağlamak yerine güçlü görünmeye zorlandık?
Ne zaman herkes tükenmişken normal davranmaya başladı?
Bu çağ insanlardan çok şey aldı.
Sabır aldı. Huzur aldı. Samimiyet aldı.
Ve geriye sürekli ayakta kalmaya çalışan ama içten içe tükenen insanlar bıraktı.
Belki de bazen ihtiyacımız olan şey daha fazla motivasyon değil; biraz durabilmek. Kendimizi başarısız hissetmeden nefes alabilmek.
Çünkü insan makine değil.
Ve sürekli güçlü kalmaya çalışmak da bir yerden sonra insanın ruhunu yoruyor.
