2025 küresel arenada birçok riskin tırmandığı bir yıl olarak geride kaldı. Ancak 2026’nın daha şimdiden kaotik sinyaller vermesi, sadece bir yıl öngörüsü değil; çağımızın büyük güç rekabetinin ve uluslararası düzenin sınandığı kritik bir dönemin de başlangıcı olabilir. Ocak ayının ilk günlerinde ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri operasyonu, sadece Latin Amerika kıtasını değil küresel güç dengelerini de altüst etme potansiyeli taşıyor. ABD’nin Nicolas Maduro’yu ele geçirmesi ve New York’a götürerek yargılamaya tabi tutma girişimi, uluslararası hukukun sınırları ve egemenlik normları üzerinde ciddi tartışmalar yaratıyor. Trump yönetimi bunun ardından “Venezuela’yı yöneteceklerini” açıkça ilan etti; bu da Washington’un bu ülke üzerinde doğrudan etkisini uzun süre koruma niyetinin bir göstergesi olarak algılanıyor.
Bu adım, Monroe Doktrini’nin yeniden yorumlanması niteliğinde olup (bazı analizlerde ‘Donroe Doktrini’ olarak da anılıyor), sadece Washington ile Caracas arasında bir kriz değil, Çin ve diğer aktörlerin Latin Amerika’daki çıkarlarını da doğrudan hedef alıyor. Çin, Maduro yönetiminin önemli ekonomik destekçilerinden biriydi ve petrol ticaretinde stratejik bir partner konumundaydı; bu yeni durum Pekin ile Washington arasındaki rekabeti yeni bir boyuta taşıdı. Öte yandan ABD’nin bu hamlesi, yalnızca Venezuela ile sınırlı değil. Trump’ın yönetimi döneminde ortaya çıkan Grönland’a yönelik söylemler, Danimarka ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde ciddi gerilimler doğuruyor. Washington’ın Grönland üzerinden tehditkâr tavrı ABABD arasındaki ilişkileri tehlikeye atıyor. Küresel tablo bu kadarla sınırlı değil. Orta Doğu’da İsrail-Filistin gerginliği hâlâ çözülmüş değil; çatışmanın etkileri yalnızca Gazze ile sınırlı kalmayıp Suriye, Lübnan ve bölge genelinde başka cephelerle de ilişkilendiriliyor. İran’ın iç ekonomik protestolarının artması ve sert güvenlik müdahaleleri, bölgedeki istikrarsızlığı daha da derinleştiriyor. Bu karmaşık uluslararası aktör haritasını Türkiye’nin coğrafyasından bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Suriye’deki çatışma dinamikleri, İran’ın bölgesel politikaları ve İsrail ile Türkiye arasındaki zaman zaman yükselen gerilim, Ankara’nın dış politikasını hem güvenlik hem de diplomasi açısından hassas bir çizgiye oturtuyor.
Türkiye, SDG gibi aktörlerin Suriye devleti ile entegrasyonunu savunurken, bu yaklaşımın hem sahadaki denklemleri hem de uluslararası diplomatik ilişkileri nasıl etkileyeceği kritik bir soru olarak duruyor. Bununla birlikte ABD iç siyaseti de kolay bir tablo sunmuyor. Trump yönetiminin sert göç politikaları, göçmenlik uygulamaları ve Minneapolis’te ICE tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda bir sivilin öldürülmesi gibi trajik olaylar, ülke içindeki kutuplaşmayı daha da derinleştirdi. Bu gelişmeler, iç siyasi istikrar ile dış politika arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Kısacası dünya, hatta 2026’nın ilk haftası bile bize şunu söylüyor: Mevcut uluslararası düzenin çerçevesi yeniden çiziliyor. Büyük güç rekabeti, bölgesel çatışmalar ve içeride derinleşen siyasi kutuplaşmalar, küresel istikrar için ciddi riskler oluşturuyor. Ve elbette bu karmaşık tablo, sadece devletlerin veya liderlerin seçimleriyle sınırlı değil; ekonomi, enerji güvenliği, göç ve insan hakları gibi pek çok alana sirayet eden bir dönüşümün habercisi. İçinde yaşadığımız dönem, sadece anlık bir jeopolitik gerilim değil; aynı zamanda küresel sistemin yeniden yapılandığı bir çağın başlangıcı olabilir.
