Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, tüm Orta Doğu’ya yayılma potansiyeli taşıyan savaşa ve gündemdeki diğer konulara ilişkin POSTA Gazetesi Ankara Temsilcisi Hakan Çelik’in sorularını yanıtladı. Bakan Güler önemli mesajlar verdi.

İRAN KRİZİ VE ORTADOĞU DENGELERİ
ABD-İran-İsrail hattında yaşanan çatışma, Türkiye’nin savunma planlamasını nasıl etkiliyor? Türkiye’nin doğrudan askeri risk algısı nedir? Olası göç ve güvenlik risklerine karşı hangi önlemler alınmakta?
Gerekli tedbirleri uluslararası yükümlülüklerimiz ve ulusal güvenlik önceliklerimiz doğrultusunda alıyoruz. Küresel barış ve istikrar için de ciddi riskler oluşturan ABD-İsrail-İran arasındaki çatışmalar, yalnızca taraflar arasında sınırlı olarak görülmemeli. Hava/füze tehdidi, deniz ticaret yollarının emniyeti, enerji arz güvenliği, siber ve vekil unsurlar üzerinden gelişebilen çok boyutlu riskler, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik denkleminde kırılganlığı artırıyor. Türkiye, bu tabloyu soğukkanlılıkla takip eden; gerilimin yayılmasını önlemeyi önceleyen bir anlayışla hareket ediyor. Bölgedeki istikrar ortamının bozulmasının, yasadışı düzensiz göç hareketliliğinin ve uluslararası kaçakçılık faaliyetlerinin de artmasına sebep olabileceği değerlendiriliyor. Bununla birlikte terör örgütlerinin, bölgede yaşanabilecek otorite boşluğu ve iç karışıklıklardan istifade ederek kazanımlarını artırma amacı içinde olduklarını da biliyoruz. Bunu Irak ve Suriye’de açıkça gördük. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz açısından temel ilke nettir: Türkiye’ye yönelebilecek her türlü tehdidi kaynağında ve zamanında bertaraf edecek hazırlık ve caydırıcılık. Bu kapsamda Silahlı Kuvvetlerimiz; ülkemizin güvenliğine yönelik olası her türlü tehdide karşı planlama ve hazırlıklarına devletimizin ilgili kurumları ile birlikte devam etmektedir.
İSRAİL İLE ÇATIŞMA RİSKİ DÜŞÜK
Türkiye ve İsrail’in askeri boyutta karşı karşıya gelmesi gibi bir risk görüyor musunuz? Bu riskin ortadan kaldırılması için aktif ve çalışan bir mekanizma mevcut mu?
Gazze’de tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden katliam karşısında insani ve vicdani tepkimizi gösterdik. Netanyahu yönetiminin komşu ülkelere saldırılarını da tasvip etmiyor, bu saldırıların bölgemizin huzur ve istikrarına zarar vereceğini düşünüyoruz. Orta Doğu ve Akdeniz’deki artan gerilimlerin Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkileri son yıllarda önemli ölçüde etkilediği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bu gerilimler; Suriye’nin geleceğine dair fikir ayrılıkları, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, deniz yetki alanları anlaşmazlıkları ve bölgesel ittifaklar gibi faktörlerden kaynaklanıyor. Genel olarak, doğrudan askeri bir çatışma riski mevcut olsa da bu ihtimali şu an için çok düşük görüyoruz. Olası istenmeyen durumların önüne geçilmesi amacıyla, sahada yanlış anlaşılmaları ve kazara bir çatışma riskini azaltmaya yönelik temas ve koordinasyon kanalları, ilgili kurumlarımız arasında gerektiğinde işletilmektedir.

SINIR ÖTESİ ASKERİ VARLIK
Türkiye, Katar dâhil birçok ülkede askeri varlık gösteriyor. Bu durum Türkiye’nin giderek bölgesel güç olmanın ötesinde küresel bir güç olma arzusu ve hedefinin bir işareti mi?
Türkiye’nin farklı coğrafyalarda askeri varlık bulundurması, bir güç gösterisi ya da yayılmacı bir anlayışın değil; ulusal güvenlik çıkarlarının, müttefiklik ilişkilerinin ve bölgesel istikrara katkı hedefinin bir sonucudur. Bu askeri varlıklar; ortak eğitim, kapasite geliştirme, caydırıcılığın güçlendirilmesi ve krizlerin kaynağında yönetilmesi amaçlarına hizmet etmektedir.
SURİYE, TERÖRLE MÜCADELE VE BÖLGESEL GÜVENLİK
Suriye’nin kuzeyinde yaşanan son gelişmeler ışığında, Türkiye’nin askeri varlığının süresi ve kapsamı konusunda bir yol haritası var mı?
Türkiye’nin bölgedeki askeri varlığı, sabit bir takvimden ziyade güvenlik ihtiyaçlarına bağlı, şartlara dayalı ve sorumluluk bilinciyle yürütülen bir istikrar katkısıdır. Temel yaklaşımımız; Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan, merkezi otoritesi güçlü ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir siyasi düzenin oluşmasına destek vermektir. Bu çerçevede yeni Suriye yönetiminin kapsayıcı yönetim anlayışını güçlendirmesi, toplumsal ayrışmaları derinleştirmeyen bir devlet yapısı tesis etmesi bölgesel barış açısından kritik önem taşımaktadır. Ayrıca, Suriye’deki varlığımızın temel sebebi olan terörizmin sona ermesi konusunda sahada terörden arındırılmış bir Suriye’nin oluşturulması gerekmektedir.
ABD’nin YPG/SDG ile ilişkisi konusunda sahada fiili bir politika değişikliği görüyor musunuz? Washington artık Türkiye ile aynı çizgide buluştu denebilir mi?
Türkiye, terör örgütleriyle hiçbir şekilde iş birliği yapılmaması ve sınır güvenliğimizi tehdit eden yapıların desteklenmemesi konusunda müttefiklerinden beklentisini açıkça ifade etmektedir. ABD’nin son dönemde SDG yerine Suriye Hükümeti’ni muhatap alan açıklamaları ve yaklaşımları ABD ile ortak bir paydada buluştuğumuzun göstergesidir. Suriye’de kalıcı çözümün silahlı yapıların kurumsallaştırılmasıyla değil, kapsayıcı siyasi süreçler ve merkezi otorite altında birleşme ile mümkün olacağına inanıyoruz.
ABD-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

F-16 / F-35 TEMİNİ VE KAAN PROJESİ
F-16’ların temini konusunda sorun kaldı mı, bu uçaklar ne zaman Türkiye’ye verilecek?
Türkiye’nin savaş uçağı tedarik ve güçlendirme yaklaşımı, tek bir projeye indirgenmiş bir süreç değil; hava gücünün sürekliliğini, caydırıcılığını ve stratejik özerkliğini esas alan bütüncül bir planlamanın parçasıdır. Bu çerçevede F-16 süreci, Türkiye açısından geçiş döneminin yönetilmesine yönelik tamamlayıcı bir adım olarak değerlendirilmiş, süreç belirli bir aşamaya ulaşmıştır. Eurofighter Typhoon tedarikine yönelik temaslar da çok katmanlı ve esnek planlamanın bir parçası olarak sürdürülmektedir. Ülkemizin asıl ve stratejik önceliği, yerli ve milli imkânlarla geliştirilen KAAN projesidir. Türkiye hava gücünde dışa bağımlılığı kalıcı biçimde ortadan kaldırmayı hedeflemekte; KAAN da bu hedefin temel dayanağını oluşturmaktadır.
Yunanistan F-35 siparişi verdi, İsrail Hava Kuvvetleri bünyesinde de F-35’ler kullanılıyor. Bu iki ülke de Türkiye’nin F-35 alımına karşı çıkıyor. ABD Kongresi’nde de belli itirazlar dile getiriliyor. Bu uçakları Türkiye’nin alımıyla ilgili süreç ne durumda? Bu uçakların teknolojileri gereği operasyonel düzeyde ABD’ye tam bir bağımlılık söz konusu olacak mı, bu durum Türkiye’nin operasyonel yeteneklerini sınırlandırır mı?
Sayın Cumhurbaşkanımızın da belirttiği üzere, Türkiye’nin F-35 uçaklarını teslim alması ve programa yeniden dâhil edilmesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin ve NATO güvenliğinin güçlendirilmesi bakımından önemli. F-35 uçağının teknolojik kabiliyetlerine gelince; harekât için büyük önem taşıyan elektronik harp paketleri özgün olarak işlenebilmekte ve geliştirilebilmektedir. F-35’in teknoloji ve işletme yapısı çerçevesinde gündeme getirilen ‘operasyonel bağımlılık’ tartışmaları yakından takip edilmektedir. Türkiye, hiçbir platformda kendi karar alma yetkisini ve operasyonel esnekliğini sınırlayacak bir bağımlılığı kabul etmez.
CAATSA SÜRECİ
S-400’LER KONUSU
CAATSA sürecinde ABD, Rusya’dan alınan S-400’lerin kullanılmaması ve Türkiye topraklarında bulunmaması şartını getirmişti. S-400’ler konusunda Türkiye’nin menfaatleri açısından ve F-35 engelini aşmaya yarayacak en akla yakın çözüm nedir?
Hava savunma sistemleri şu an bütün ülkelerin öncelikli güvenlik ihtiyacıdır. S-400’ler bizim o dönemde ulusal hava savunma ihtiyacımızı karşılamak için tedarik ettiğimiz bir sistemdir. Biz bu sistemi tedarik ettikten sonra, NATO sistemleri ile entegre etmeden tek başına (stand-alone) kullanma konseptimizi ABD’li muhataplarımıza bildirdik. Sonuç itibarıyla, biz hâlen bu fikrin en makul çözüm olduğunu değerlendiriyoruz. Öte yandan, ABD makamlarıyla F-35’e yönelik görüşmelerimizi de sürdürmeye devam ediyoruz. F-35’lerin Türk Silahlı Kuvvetleri envanterinde bulunmasının sadece ülkemizin güvenliğine değil NATO’ya ve bölgemizin istikrarına da önemli katkılar sağlayacağını her fırsatta vurguluyoruz. Bununla birlikte, dışarıya bağımlılığı asgariye indirecek milli projelere hız vererek, birçok milli savunma sistemini envanterimize katmaya devam ediyoruz. Korkut, Hisar-A, Hisar-O ve SİPER hava savunma silah sistemlerinden sonra ANKA-3, KIZILELMA, HÜRJET ve KAAN gibi insanlı/insansız hava platformları envanterimize girmesine gün saydığımız projelerimizdir.

ÇELİK KUBBE NE ZAMAN TAMAMLANACAK?
Çelik Kubbe 2026 yılında tam kapasiteyle Türkiye sahasını koruyacak seviyeye ulaşacak mı?
‘Çelik Kubbe’ Türk hava sahasının tamamını kapsayan bir ‘güvenlik şemsiyesi’ olarak tasarlanan ve ‘çok alçak irtifalardan en yükseğe’ ve ‘çok kısa menzilden uzun menzile’ kadar değişen tehditlere yanıt verecek şekilde ülkemizi hava tehditlerine karşı korumayı amaçlayan yerli ve milli hava savunma sistemler bütünü olarak ifade edilebilir. Bir başka ifadeyle ‘Çelik Kubbe’yi milli hava ve füze savunma sistemlerimizin ulaşacağı zirve olarak nitelendirebiliriz. Hâlen aktif olarak geliştirme süreci devam eden projeye ilişkin teslimat takviminin 2026-2029 yılları arasında olması öngörülmektedir.
Nükleer güçle çalışacak yeni uçak gemisi hazırlığı ve dünyada artan risk ve tehditler nedeniyle Türkiye’nin de nükleer silaha sahip bir ülke olması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapılıyor. Türkiye’nin gelecek vizyonunda bu seçenekler masada olabilir mi?
Türkiye; 1970 yılında yürürlüğe giren ‘Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons-NPT) 1979’da taraf olmuştur. Bu antlaşmanın amacı; silahsızlanma, yayılmanın önlenmesi ve nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımı için iş birliği oluşturmaktır. Ayrıca ülkemiz, 2000 yılında ‘Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’nı (The Comprehensive Nuclear-Test-Ban Treaty-CTBT) imzalamış ve onaylamıştır. Ancak bu antlaşma; ABD, Çin, İran, Mısır, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore tarafından henüz onaylanmaması nedeniyle yürürlüğe girmemiştir. Türkiye, CTBT’yi, NPT ile kurulan nükleer silahsızlanma ve yayılmayı önleme rejimini tamamlayan önde gelen bir araç olarak görmektedir. Bu anlayışla Türkiye, CTBT’yi ilgili tüm uluslararası platformlarda tanıtmaya ve henüz antlaşmayı onaylamamış olan ülkeleri en kısa sürede onaylamaya teşvik etmeye devam edecektir. Bununla birlikte, hızla değişen küresel güvenlik ortamını yakından izlerken savunma planlamamızı uzun vadeli stratejik öngörü temelinde şekillendiriyoruz. Temel önceliğimiz, güvenliğimizi güçlü konvansiyonel kabiliyetler, ileri teknoloji yatırımları ve etkin caydırıcılık anlayışıyla teminat altına almaktır. Nükleer silah konusunun ise son derece hassas ve çok katmanlı bir güvenlik başlığı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, bu tür meseleleri değerlendirirken uluslararası yükümlülüklerimizi, ittifak sorumluluklarımızı ve bölgesel istikrarı önceleyen yaklaşımımızı esas alıyoruz.
