Zamanı aşındırmak!

15 Mart 2012, Perşembe 05:00
AA

Ekonomik göstergelerde sınıf atlayan Türkiye, ne olur şu parlak performansını demokratik gelişmişlik seviyesinde de göstersin. Çıldırtan bir kısır döngünün içindeyiz. Bir türlü ciddi yol alamıyoruz. O kadar rahatsız edici şeyler oluyor ki yapılan bir sürü olumlu reform gölgeleniyor. Yaşanan travmaların çoğu çarpık yargı düzeniyle ilgili.

Hrant Dink davasında mahkeme, örgütlü suç olmadığına karar verdi. İstanbul’un ortasında dondurucu soğukta çadırda gecelemek zorunda bırakılan 11 işçi feci şekilde yanarak hayatını kaybetti. Sivas davası zaman aşımından düştü. Gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık 375 gün cezaevinde yattı. Gazeteci ve milletvekilleri, muğlak suçlamalarla hâlâ demir parmaklıkların arkasında bekliyor.
[[HAFTAYA]]

Farklı dönemlerde yaşanan birbirinden tamamen farklı bu olayların tek bir ortak özelliği var: Türkiye’de insanın kıymeti yok. Cayır cayır yanan, sokak ortasında katledilen ya da delilsiz suçlamalarla hayatları kaydırılan insanlar konusunda bu kararları veren mahkemeler, Türkiye’de. Siyasi iktidarlar değişse de insan hayatını bu kadar önemsizleştiren ve üstelik bunu meşru gören devletin ilkel anlayışı hiç değişmiyor. Dünyanın hiçbir modern hukuk devletinde Sivas davası gibi bir karar çıkmaz. Dink kararı da böyle.

Rövanşizm tehlikesi

Oda TV davası nedeniyle bir yıldan fazla cezaevinde yatan Nedim Şener, yazmadığı bir kitaptan ötürü itham edildi. Nedim’in -ilk kez ekran karşısına geçtiğinde- ağır stres ve olumsuz koşullar nedeniyle ne kadar zayıfladığını gördük. Kimbilir psikolojik olarak nasıl ağır bir yara aldı. Gazeteci-milletvekili Mustafa Balbay cezaevinde 3 yılı doldurdu.

Soner Yalçın, Tuncay Özkan da hâlâ içerde. Aydınların görüş ve düşüncelerinden ötürü cezaevine atıldığı izleniminden kurtulamayan Türkiye, bir türlü sonuçlandırılamayan davalar ve uzun tutukluluk halleriyle çok kötü görüntü veriyor. Bu sürecin dikkat çekici ve umut veren tek bir tarafı var: Kamuoyunun çok farklı kesimleri ‘gazetecilerin bunları hak etmediği’ görüşünde birleşti. Bu bağlamda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gösterdiği duyarlılığı çok önemsiyorum. Ayrıca cezaevindekilerin sesinin duyulmasında medya -bir-iki istisna dışında- grup ve görüş ayrımı olmaksızın büyük oranda destek verdi.

Murat Sabuncu, Prof. Dr. Haluk Şahin, Can Dündar, Ayşenur Arslan ve POSTA’dan bizim Elif Yılmaz gibi meslektaşlarım, ülkede tonla farklı gelişme yaşanırken bile Silivri’nin dramını Türkiye gündeminden düşürmedi. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) gibi kurumların takibi ve ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone başta olmak üzere birçok diplomatın olayı hep yakından takip etmesi, dünya kamuoyu algısının sıcak kalmasına katkı sağladı. İnsan hakkının açıkça ihlali söz konusuysa, dünyada artık hiçbir olay için “Bu bizim işimiz, siz karışmayın” denemez. Fakat olay burada bitmiyor.

Gazeteci Ahmet Şık “Bu komployu kuran, yürüten polisler, savcı ve hâkimler bu cezaevine girecek, buradan ant içiyorum” dedi. İşte, Şık’ın bu sözleri gelecekte yaşanabilecek bir tehlikeyi hatırlatıyor. Bugünkü karar ve uygulamalardan mağdur olan geniş kesimler, yarın böyle bir tutum içine girebilir. Şimdi kamuoyunun büyük bölümünde eleştirilen ve aşırı sert bulunan önlemler, yarın bumerang etkisi yapabilir. Siyasi iklimdeki en küçük değişiklikte Türkiye’nin rövanşist bir atmosfere girebilecek olmasından endişe duyuyorum.

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.