Kar romantizmi kimin hakkı?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Kar çok güzel bir doğa olayı. Bembeyaz, pudra gibi, saflık ve masumluk sembolü... Hatta, her kar tanesini yeryüzüne bir meleğin indirdiği söylenir. Ağaçlar, yapraksız çıplaklıklarını bembeyaz kar ile örter, her birinin dalları sanki dile gelip ‘Bakın bana, nasıl da güzelim’ dercesine kar ile bütünleşir. İnsanlar, camdan karın yağışını izleyip ellerine kahve, kitap almanın hayallerini kurar. Çocuklar bahçelerde, sokaklarda 2 parça kömür ve bir kırmızı havuç ile kardan adam sevdasına durur. İşte bu, kar romantizmidir. Enfes bir duygudur ama İstanbul’un, insanına ‘kar romantizmi’ yaşatmaya niyeti yoktur! Neden derseniz;

- Pazartesi günü yağan kar sonucu, bir akşamda İstanbul’da meydana gelen trafik kazası sayısı 1.107!

- Yollar temizlendi fakat üst geçitler ve kaldırımlar temizlenmediği için yayalar çok zor anlar yaşadı!

- Toplam 250 kişi sokaktan barınaklara alındı, fakat İstanbul gibi bir metropolde bu sayının çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor!

- Vapur ve metrobüs seferlerindeki arıza yüzünden insanlar yürüyerek Boğaziçi Köprüsü’nü geçmeye çalıştı!

- Saat 16:00 civarı Levent’ten yola çıkan araçlar, çeşitli yönlere ulaşmaya çalışırken ortalama 5 saat trafikte kaldı, yol kenarları yola çıkıp arıza yapan araçlarla doldu!

 -Kış olmasına ve günler öncesinden uyarılar yapılmasına rağmen, kar lastiği takmamış bir çok araç, yollarda patinaj ve slalom şov yaptı!

- Sokak kedi ve köpekleri ile kuşlar ancak hayvanseverlerin bireysel çabaları ile yiyecek bulabildi!

- Barınaklardaki hayvanların, kapalı barınma yerleri olmadığı için, gece boyunca üstlerine kar yağdı! Ve bunların hepsi 1 saat içinde düşen kar yüzünden oldu! Zira pazartesi günü saat 16.00’ya dek yerler kupkuru idi! Üstüne üstlük, bu ülkede bir de Van gerçeği var! İnsanlar aylardır kar altında, çadırlarda yaşam savaşı veriyor! Ben de haliyle soruyorum; belediyesinden sürücüsüne, yayasından sivil toplum gönüllüsüne dek, herkesin bu kadar yapılacak işi, alması gereken önlemi varken ‘kar romantizmi’ bizim neyimize!

Pazarlamanın gücü

‘Mozart dinletirseniz, bebekler daha zeki olur!’ Bu tümce anne adaylarını ve anneleri öyle bir noktadan yakalar ki! Hamile göbeğine kulaklık dayayıp içerdeki bebeğe Mozart dinleten arkadaşım var! Hatta daha yakın bir örnek vereyim; kız kardeşimin “Ben dinletmiştim, bizim oğlan Mozart’tan hoşlanmıyor, ben de dinletmiyorum artık” şeklinde deneysel önemde bir tespiti bile mevcut!

Peki, başlıktaki kanıya nasıl varılmış? Elimde NTV Yayınları’nın ‘Beyninize Hoş Geldiniz’ kitabı var. İş edinip bu hurafenin kaynağını araştırmışlar! ‘Mozart daha zeki bebekler doğurmanızı sağlar’ tezinin ilk ortaya çıkışı, 1993 yılında Nature (Doğa) isimli bir dergide, bir grup üniversite öğrencisinin hamilelere Mozart dinleterek doğum sonrası bebeklerin zekâlarını ölçüm çalışmalarından bahsetmelerine dayanıyor.

4 sene sonra Don Campbell ‘Mozart Etkisi’ adlı bir kitap yayınlayıp Amerika’da ‘En iyi Satanlar Listesine’ girince de anneler arasında ‘önlenemez’ bir moda olarak ‘modern bebek yetiştirmenin vazgeçilmezleri’ arasında yerini almış! Sonuçta, yapılan araştırma ve deneylerle; beyin gelişimine klâsik müzik dinlemenin değil, çocukların müzik enstrümanı çalmasının neden olduğu ıspatlanmış!

Bu noktada içimin ferahladığını itiraf etmem gerek! Zira Mozart değil, Cesaria Evora dinleterek çocuklarını büyütmüş bir anne olarak; ilerde türev ve integral sorularında zorlanırlarsa, “Size Mozart dinletmediğim için bu soruları çözemiyorsunuz yavrularım” itirafında bulunmaktan kurtulmuş bulunuyorum.

‘Kurtuluş Son Durak’

Aynı apartmanda oturan yılgın, bezgin, yenik kadınların benzer kaderlerini ele alan arabesk bir ilk yarı sonunda; ben neden bu filme girdiğimi sorgular duruma geldim. Allahtan oyunculuk olarak Nihal Yalçın ve Mete Horozoğlu vardı da oldukça uzun süren ‘girizgâh’ kısmında çıkmadan oturmayı başardım! İyi ki de başarmışım! Zira, ikinci yarıda çok daha farklı bir kurgu ile, daha başarılı bir yönetmenlik ile kotarılmış hafif absürt bir Türk komedisine dönüşüyor film.

Hatta filmin absürtlüğü, Belçim Erdoğan’ın canlandırdığı Eylem karakterinin eski nişanlısı Okan’ın, filmin geçtiği mekân olan Saadet Apartmanı’ndaki dairede köpük banyosu içinde vücuda geldiği anda zirve yapıyor! Eğer filmin yönetmeni ben olsam, filmi o sahnede bitirirdim! Arkasına ‘sosyal mesaj’ içeren pek çok direniş, protesto, polis kaçırma, çatı terasından atlayarak gerçeklerden kaçma sembolizmi içeren sahneler eklemeden, izleyene ‘mesaj’ verme kaygısına düşmeden bitirirdim filmi! Gelelim filmden ‘eğlencelik’ detaylara;

- Belçim Erdoğan’ın peruğu bir felâket!

  -Demet Akbağ’a hem gayri müslim hem de olgun yaşta bir karakteri canlandırmak yakışmış!

- Piknik sahnesindeki ‘cenaze töreni canlandırması’ müthiş! Bu kadar yeni akım ve batılı bir terapi konseptinin; inceliği/kıymeti umarım izleyiciler tarafından anlaşılabilmiştir!

- Nihal Yalçın en başarılı oyuncu. Hele filmin sonundaki Saba Tümer sahnesindeki performansı harika. Yine de bu sahnenin bana ‘Eyvah Eyvah 2’nin sonundaki ‘Beyaz Show sahnesini’ çağrıştırdığını yazmak zorundayım.

- Belçim Erdoğan’ı ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ filminde severek izlemiştim. Maalesef Eylem karakteri, Belçim Erdoğan’ın üstüne tam oturmamış. Özellikle replikleri, canlandırdığı profesyonel terapist karakteri için acemiceydi.

  -Filmin başında karşımıza çıkan ‘Eylem’in para problemi sorunu, film kurgusu içinde çözümlenmeden sönüyor! Olaylar yaşanırken haftalar geçiyor ama başta ‘vurgu yapılan’ bu sıkıntılar bir daha konu edilmiyor!

- Ve son olarak, filmde karikatürize edilen erkek karakterlerinin hepsi (Mete Horozoğlu’nun karakteri dışında) birbirinden çirkin! Hatta, insan ırkı ve Türk erkekleri adına ‘utanç’ diye nitelendirebileceğimiz çirkinlikte ‘özellikle’ seçilmişler! Bu noktada ‘casting’ seçimini bütün kalbimle destekliyorum!

(21.01.2012 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

Sıradaki haber yükleniyor...
holder