Normal-anormal

AA

Bu normal sözcüğünün kullanılış hataları ile dolu dilimiz. Sorun ‘normal’in kullanıldığı anlamın dışındaki her olayın ‘anormal’ zannedilmesi ve anormal sözcüğüne yüklenen aşırı negatif anlam! “Herkesin normal’i kendine” diyerek konuya döneyim... Kadının doğası gereği ‘vajinal doğum’ yaptığı ve doğum sırasında komplikasyon olmazsa bir ameliyat şekli olan sezaryene başvurulmadığı günler, geride kaldı. Aslında bir nesil kadar geride kaldı. Bir nesil hep ‘normal’ doğduk. Burun deviasyonlarımız ondan. Bir de forsepsle çekilenlerimiz var, yumurta kafalıyız hepimiz bu yüzden.

Anneler devlet hastanelerine giderler, bir koğuş kadın yan yana sancı çeker, bağırır, sırası gelen doğumhaneye alınırmış. Tecrübeliler kıdem konuştururken; genç anneler diğerlerinin çığlıklarından korkunca sancıları kaçarmış! Çıkmaya çalışan bebeği, tutmaya çalışma modeli! Ama doğumun adı gibi bu da ‘normal’ bulunurmuş ki, sancı odaları varmış! Bir şeyle ilgili ‘oda’ olunca, bilin ki o işte bir ‘anormallik’ var! Anneye suni sancı vermenin de ‘normal’ bir yanı yok hani. Sonracığıma, sancı odasından çıkan anneler, doğumhaneye alınırmış. Mis gibi, pırıl pırıl, steril bir doğumhane...

Değil elbette! Yerde, önceki doğumun plasentası duruyor olurmuş! Hop, annenin karnına bir hastane görevlisi abanırmış. Kapanmayan bavullara yaptığımız gibi, üstten bastıra bastıra ittirirlermiş bebeği aşağı. Sonra sıra diğer doğuma gelirmiş. Biz ‘normal’ doğumları Yeşilçam filmlerinden görmedik yalnızca. Annelerimizin, komşu teyzelerin, akraba kadınların anlattıkları ile büyüdük.

Şartlar hâlâ böyle değildir diye ummak istiyorum. Hastanelerin de iyisi vardır, kötüsü vardır; çok iyisi, çok kötüsü vardır. Her şehrin, her hastanenin koşulları farklı. İnsanın iyi bir doktoru ve iyi bir kaderi olsun. Ve iyi bir hastaneye ulaşabilsin. Her doğumun üstesinden gelir evvelallah. Devletin görevi, hastane koşullarını iyileştirmek ve ehil doktorlar atamaktır. Hangi şekilde doğuracağı ise kadının vereceği karardır.

Yedikule Bostanları

“Bir zamanlar buralar hep bostandı, azizim!” Evet, tümcenin orijinalinde ‘bostan’ kelimesi yerinde ‘dutluk’ var ama, ana fikir aynı. Ana fikir; şehir içindeki yeşil alanların/ağaçların/bostanların, yerini betona/asfalta bırakması. Üstelik de UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme gereği 2011’de İBB tarafından hazırlanan ‘İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı’nda, “Sura bitişik alanlardaki 1875 tarihli haritada yer alan günümüze kadar mevcudiyetini devam ettiren bostan alanları korunacaktır” maddesi varken... “İstanbul gibi taşı, toprağı altın bir şehirde, kentin göbeğinde marul mu yetiştirilirmiş” diyenleri duyar gibiyim. Demeyin. Çünkü bu, marul olayı değil. Yedikule Bostanları, antik bir şehir bölgesi içinde mevcut, dünyanın en eski tarım alanı. UNESCO dünya miras listesinde kara surlarının koruma bandı içinde kalıyor bu alan. Arkeolojik olarak ciddi önem arz ediyor. Bizans ve Osmanlı kültürel mirası ve yaşayan bir gelenek... Dahası, oradan geçimini sağlayan ailelerin ekmek teknesi... 6 Temmuz’dan beri kazılar devam ediyor. Tahribat dönülmez noktaya gelmeden, karar gözden geçirilir umarız.

Ah Didem ah!

41 yaş nedir ki ölmek için! Hele de geriye kalan şiirler, ağlamadan okunmuyorsa... Hüzün bu kadar mı güzel yazılır! Bir şairemiz vardı bizim. Adı Didem Madak’tı. Bir gözümüz gördü, bir gözümüz görmedi... Pek erken göçtü. Kanser illetinden nasıl nefret ediyorum, Tanrım! Madak “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” demişti: “... Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım/ Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum/ Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen/ Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?/ Bir gül, bir güle derdi ki görse/ Yalan söylüyorum/ Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım” Hele de ‘Ah’lar Ağacı’. Şiir değil sanki, bir hayat... “Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya/Tanrım bana hiç erimeyen/Kırmızı bir bonbon şekeri yolla/Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya/Olanlar oldu Tanrım/Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla” Didem Madak’ı seviniz.

‘Mario ile Sihirbaz’

Thomas Mann, öykülerini anlatmaya devam ediyor; “Herkesi bekletiyordu. Sahneye çıkışını geciktirerek gerilimi artırıyordu. Dokuz buçuğa doğru seyirciler alkışa başladı, alkışlamak haklı sabırsızlıklarını ifade etmenin sevimli bir şekliydi. Ufaklıklar için buna katılmak eğlencenin parçasıydı. Her çocuk alkış tutmayı sever.” ‘Mario ile Sihirbaz/Toplu Öyküler II’ aralarında çok sevilen ve bu kitaba adını veren ‘Mario ile Sihirbaz’ın da bulunduğu, Thomas Mann’ın geç dönem öykülerini bir araya getiriyor. ‘Mario ile Sihirbaz’ kesin, açık ve dolaysız diliyle Alman öykücülüğüne yeni bir üslup getiren Nobel ödüllü Thomas Mann’ın, olgunluk dönemi eseri. Can Yayınları’ndan çıktı.

Sıradaki haber yükleniyor...