Nükleer santral

18 Mayıs 2013, Cumartesi 10:27
AA

Yurdun iki ucunda, kuzeyinde ve güneyinde nükleer santral kuruluyor. Anlaşmalar yapıldı. Japonların kurduğu o kadar değilse de Rusların kurduğu konusunda haklı endişelerim var. Ne Çernobil faciasını unuttum, ne naklen içilen radyasyonlu çayı, ne de Kazım Koyuncu ve onun gibi yitip giden onlarca yaşamı... Tam bunları düşünüp, yazarken üçüncü bir nükleer santral ‘müjdesi’ ulaştı kulağımıza. Hem de bu sefer ‘Bunu Türkler yapar’ temennileri ile... Sorarım size; ‘bilim ve teknoloji’ konusunda yetkin bir ulus muyuz biz? Bilgi birikimimiz, tecrübemiz, güvenlik ve önlem konularında kayda değer başarılarımız var mı? Hâlâ ‘olması beklenen’ İstanbul depremine hazır değiliz... Ve bilin bakalım; üçüncü nükleer santral nerede düşünülüyor? Elbette, İstanbul’da! Davetiye çıkarıyoruz felâketlere. Hem de göz göre göre. Rüzgar varken, güneş varken... Niye bu ısrar, niye?

Güneş batarken...

Mayıs sonu yaklaştığında içime yazlık hasreti düşüyor. Güneşli, yavaş akışlı memleketimin sahil beldelerinden Çeşme hayalleri kurmaya başlıyorum. Zor ve İstanbul’a mutlak bağlılıkla geçen bir seneden ‘15 günü ne zaman çalarım?’ planlarına dalmış buluyorum kendimi. Tatil değil özlediğim; tatil köyü hiç değil. Aklım; büyüdüğüm, çocuklarımı büyüttüğüm taşlık sahillerde... Günün maviliği içinden geçip güneşin batışına, tuz kokan ıslak saçlarla ulaştığımız uçuşuk elbiselerin ardına takılıyorum... Akşamüstü güneşinin ılıklığında, Dalyan’ın masalarından birine ulaşıyorum... Etrafımda en sevdiklerim... Rakı kadehinin dışı, içindeki buzun güneşe direnişinden terlemiş... Meze dediklerimiz, dağlarda keçilerin yediği otlar... Beyaz peynir ve domates beraberliğinin, damakta bir tad bıraktığı mevsimdeyiz. İçimiz, dışımız dem. Vücudumuzu yormayacak, aklımızı almayacak kadar düşkünüz anasona... Yaş olmuş kırk. Her yazın anısı var. Yeni hatıralar, hafızamıza demirlerken eskileri de yad ediyoruz. Biz; hayatı böyle seviyoruz.

İncitmeden... Ürkütmeden...

Eski moda aşklara, eski moda muhabbetlere dair hatırlananlar var aklımda. Erkeğin kadına ‘kıyamadan’ baktığı, ‘kıyamadan’ söz sarf ettiği , ‘kıyamadan’ değdiği zamanların dumanlı görüntüleri geçiyor gözümün önünden... Uçuşan, bölük pörçük görüntüler; belki eski filmlerden, belki de tamamen hayal gücümden kaynaklı. Gözleri ile seven; bakarak değen, insanların silik soluk anları işte... Bu zamana, bu hayata ait değil. Hakim yaka gömlek sevenlerin, sürmeli gözlere gönül akıttığı; sonra da kendi debisinden yıkıldığı dibi çakıl taşlı serin dere aşkları... Ah!.. O zamanlara dair hiçbir görüntüde, sağa sola saçılmış kalp parçaları yok. Bir fincanda şekerli kahve, bir bardakta demli çay, biraz muhabbet, biraz hasret ve derine bakan gözler var. Sağdan soldan toplanmış imgelerin içinde sadece iki insan var. Asıllarını incitmeden, ruhlarını ürkütmeden duruyorlar... Uzakta... Sonsuzlukta... İşte bunlar hep Yeşilçam. Hollywood çok sonra girdi hayatımıza.

Galata Kulesi

İstanbul’un pek çok tarihi yapısının bir hikâyesi var. Bazısını biliyor, bazısını bilmiyoruz. Çoğu zaman yanlarından geçip gidiyoruz. Bu sefer öyle yapmadım. Galata Kulesi’nin tepesine çıktım. İlk kez... Upuzun bir kule... İçinde zindan olarak kullanılmış bir sürü oda... 7. katındaki yuvarlak teras, deniz seviyesinden 140 metre yukarıda. Civardaki tüm manzaraya hâkim. Eğrisi ile doğrusu ile İstanbul karşınızda... Azıcık yakına bakarsanız; tüm çarpık şehirleşme ve üst üste binaları görüyorsunuz. İleriye doğru baktığınızda ise İstanbul Boğazı, eski şehir, saray ve camiler güzelliklerini sergiliyor. Bu görünüm karşısında turistlerin nutku tutuluyor; her adımda onlarca fotoğraf çekiyorlar. Galata’nın da bir sürü hikâyesi var, her tarihin çemberinden geçmiş İstanbul yapısı gibi. Kule’den uçtuğu rivayet edilen Hazerfan Çelebi’nin hikâyesini hepimiz biliriz de zindanlarında yaşananlar tam bir muamma. Bilinen; vakti zamanında, kule dibindeki hendekte çok sayıda kafatası ve insan kemiği bulunduğu... Hele de kuleye şiir yazan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, bu şiiri, Galata Kulesi’nden atlayarak intihar eden 15 yaşındaki oğluna yazmış olmasıdır en acı hikâye.

Usta şair;

‘Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel

Bir fincan kahve, bir kadeh konyak

Ölüm yolcusunun son arzusu buydu

Bir adam düştü Galata Kulesi’nden

Bu adam benim oğlumdu’

demiş.

Şimdilerde çıkarsanız kuleye; martıların pikeleri arasında, taa karşılara kadar ‘İstanbul’ seyredebilirsiniz.

Hazır gökyüzü mavi, hava bulutsuz iken İstanbul’a şöyle bir bakmalı...

Galata’dan...

Sıradaki haber yükleniyor...