Şehrin senfonisi

19 Ekim 2013, Cumartesi 10:57
AA

Şehrin seslerine çok alışmışım. Bilmeden, istemsiz... Acı acı çalan bir vapur düdüğünün sesi, boğazdan geçen tankerin sireni, martıların çığlığı, köpeklerin sabah ezanı ile senkronize uluması ve ardından çöp kamyonunun gürültüsü... Bunlar sanki, konser öncesi, tek tek akord edilen enstrümanlar gibi. Mesai saati ile başlayan karmakarışık uğultu ise, barok müziğe doğru bir yolculuk kulaklarda... Kornalar, insanlar, metrolar,simitçiler, satıcılar...

Yolların üstü ve altı uğuldar. İşte bunlara alışmışım. 2 ağaç, 3 fundalık, 1 çardak ile çevrili bir pencerenin altındaki yatakta gözlerimi sessizliğe açtığımda bir yabancılaşma yaşadım. Ne nerede olduğumu anımsayabildim ilk anda, ne de saatin kaç olabileceğini tahmin edebildim. Münasabetsiz(!) bir kuş öttü hatta yakınlarda. Martı gibi canhıraş bir çığlık değildi üstelik! Nağmeli, melodik bir cilve ötüşü...

Yüksek bir gökyüzü, orantısız oksijen ve sessizlik... Kulaklarımda şehrin senfonisi hâlâ yankılanırken bir sessizliğin ortasında duruyorum. İstanbul’da saat kaç biliyorum, ama burada zamansızım... Sessizlik uyandırdı beni.

Garipsedim inşaattan gelen sabah türküsünün yokluğunu... Kalkıp, limana varacağım şimdi. Tanıdık bir kedi miyavlaması, birkaç gemi düdüğü duymaya... İnsanoğlu çok garip vesselâm... İlk başta yabancılıyor yerini.

KAHVEDEKİ FOTOĞRAF

“Dibek kahvesi içmek gerek” dedim. “Neden?” diye sormayın. Her yolculuğun ‘yapılması gerek’leri vardır. Bu da öyle bir şey işte. Dibek kahvesi çarçabuk kavrulur, dibekte dövülür, fırında dinlendirilir, bakır cezvede pişirilir... Bir rivayete göre Yunan icadı olmasından dolayı gerek, Ege boylarında daha meşhurdur. Zaten suyun iki yanındaki yiyeceklerin kökü, kökeni, seveni hep birbirine benzer. O yüzden bir orijin tartışması pek yersizdir. Dibek kahvesinin sakızlısı filân yalandır. Eski köye yeni adet bana sorarsanız. Yazının başlığında anlatmayı vaad ettiğimiz konuya geri dönersek; dibek kahvesi içmek için ‘dibek kahvesi’ yazan bir tepe kıraathanede durduk...

Tahta ama cilası, bakımı yapılmış sandalyelerin, eski ama temiz minderler ile yumuşatılmış oturaklarına yerleştik... Bayram ikramı badem şekerleri sonrası, boş tepenin cılız bitki örtüsüne bakılarak içildi kahveler. Gitmeden, bol köpüklü dibeklerin pişiricisine selâm edeyim dedim. Ocak başına asılmış bir sürü fotoğrafın önünde tütün sarıyordu... O kadar bilindik bir Anadolu sahnesidir ki bu, eminim gözünüzde canlandı. Bu kadar aşinalık arasında beni şaşırtan tek şey ise; duvardaki güzeller güzeli bir kadının fotoğrafı oldu. Siyah beyaz fotoğrafın renkleri olmasa da o saçların kumral ve dalgalı, o gözlerin elâ ve neşeli, o bakışın aşık ve işveli olduğunu anladım. “Kim bu?” diye sordum. “Ha o mu?” dedi tütünü dudaklarına götürüp yakarken.

“Babamın Yunan’da bıraktığı sevgilisi. Bu kahve babamındı. Anam ölünce, getirdi buraya astı bu fotoğrafı. Bazen radyoyu Yunan’a ayarlar, sonra bu fotoğrafa bakar, içerdi. Sormadım adını madını. Sorsam da anlatmazdı zaten. Ama anamı çok severdi. Yiğit kadındı anam. Sevmese 6 kardeş olur muyduk biz.” Bayramlaşıp çıktım kahveden. Aklımda yine bütününü bilemediğim ama parçalarını kendimce dizdiğim bir hikâye... Ama en çok merak ettiğim, niye kaldırmamış o fotoğrafı? Babasının anısına mı acaba, hâlâ baş köşede asılı? Kim bilebilir!

NAR

Sayfiyedeyiz.

Güzel kelime ‘sayfiye’.

Rehaveti ve keyfi içinde saklı. Pek bir Yeşilçam filmi gibi aslında. Başrolde Filiz Akın ve keten şapkası...

Dağıtmayalım konuyu; sayfiyedeyiz...

Küçük bahçeli, taş ev bu bayram açılmayacaktı aslında ama aniden yollar akla düşünce; koltukların üstünden beyaz örtüler, camlardan perdeler çekildi.

Koy bomboş. Kapıda bir anne kedi ve 4 tekir yavrusu... Açık kapının telli sinekliğinin ardında kısmetlerini bekliyorlar. İnsanlar şehire göçmüş. Hava, güneş, deniz şerbet. Komşunun bahçesi bakımsız. Otlar bürümüş. Yapraklar kurumuş. Hortumun altı kupkuru. Evin yaşlı babası öldüğünden beri çocukları İstanbul’dan varıp ilgilenemiyorlar.

Kimbilir kaç bayramdır açılmıyor perdeler. Sadece nar ağacı değişmemiş bahçede. Küsmeden, gücenmeden, döngüsüne devam ediyor. Dalları, taşıdığı onlarca narın ağırlığı altında eğilmiş. Üstüne vuran güneşin altında kıpkırmızı bir bereket simgesi gibi duruyor boylu boyunca. Sokağa doğru taşanlardan birine elim uzanıyor. ‘Göz hakkı’ için. Vaktiyle sepetle kapıya bırakılan narların ağacından, o tek göz hakkını bile koparamıyorum.

Yaşamda bir günden diğerine hiç bir şey aynı değilken narların aynı olmasına dayanamıyorum. Aklıma Birhan Keskin’in müthiş dizesi geliyor: “Dürtme içimdeki narı...” “Nar mevsimi gelmiş” diyorum ev ahalisine, “Pazardan alırız bugün...”

Sıradaki haber yükleniyor...