Işıl Cinmen

22 Mayıs 2022, Pazar 07:00

Sezen Sungur Saral: Türkiye'de yerli teknoloji üreten bir kadının ilham veren hikayesi

Size müthiş bir kadın tanıtacağım: Sezen Sungur Saral.
Ben onu Asmalı Mescit’ten tanıyorum. Her karşılaştığımızda kahkahalarla dans ettiğim bu güzel ve eğlenceli kadının Türkiye’nin ilk yerli mobil teknoloji fabrikasının kurucusu olduğunu öğrenmem epey zaman aldı. Kendisi Türkiye’de telefon, tablet fabrikası kuran, sıfırdan bir teknoloji markası yaratan ilk kadın. Hem de tüm bunları 30’larında başarmış! Fabrikada çalışan 400’e yakın kişinin yarısından fazlası kadın; tüm birimlerinin başında da bir kadın var.
Ülkenin en önemli fütüristlerinden Ufuk Tarhan bana bunları anlatır anlatmaz Sezen’i aradım ve “Ben bunca zaman kiminle dans ettiğimi bilmiyormuşum! Hemen buluşabilir miyiz?” dedim. Gerisini birden fazla kez ‘Yılın Kadın Girişimcisi Ödülü’ne layık görülen, yerli teknoloji markası reeder’ın kurucu ortağı Sezen Sungur Saral’dan dinliyoruz.

Bornova Anadolu Lisesi'nden birincilikle, Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret’ten ‘Yüksek Onur’la mezun oldun. Evlendin, anne oldun. Türkiye’nin ilk teknoloji fabrikasını kurdun, ödüller aldın, yüzlerce kadına iş olanağı sağlıyorsun. Ayrıca altı gün spor yapıyorsun, milli kayakçısın, hafta sonları benim kadar eğleniyorsun ve 39 yaşındasın! Bu, nereden baksan bir başarı hikayesi. Başını nereden alalım?
Yıl 2009. Amerika’da e-kitap çıktı; ben bunu çok merak ettim ama Türkiye’de yoktu. Bir şekilde yurt dışından e-kitap okuyucu getirtmeyi başardık. Cihaza aşık oldum; bunun devrimsel bir icat olduğunu düşündüm. “Türkiye’de kitap okuma oranını artıracak bir şey buldum!” diye geçirdim içimden. O dönem çalıştığım şirket, iş için beni Çin’e göndermişti. Ben de iki gün izin aldım ve bu dürtüyle e-kitap okuyucuyu getirttiğim yere, Tayvan’a gittim. O firmadan distribütörlük istedim.

Hiçbir bağlantın olmadan öylece mi gittin?

20 Mart 2022, Pazar 07:00

Fütürist Ufuk Tarhan: 2029 dünya için kritik tarih ve ne yaparsan yap o tarihe kadar ölme

Forbes tarafından ‘Dünyanın en etkili 100 kadın fütüristi’ arasında gösterilen, Türkiye’nin ilk kadın gelecek tasarımcısı Ufuk Tarhan’layız. Çünkü ‘En İnovatif İş Kitabı Ödülü’nü kazanan ‘T-İNSAN’dan sonra şimdi yeni bir kitapla karşımızda. Kitabın adı:‘Yarının İşini Yarına Bırakma. Gelin hep birlikte geleceğin şekillendirebileceğimiz kısmı üzerine biraz kafa yoralım.

Pandemi, dünyayı değişime hatta bir tür evrime zorladı. Sizce insanlık olarak bu küresel salgını şansa çevirebildik mi?

İnsanlık son 10 yıldır yeni çağın, yeni geleceğin kapısının önünde oyalanıyordu. Dijital dönüşümcülük, sürdürülebilirlikçilik, yeşil enerjicicilik gibi konularda sahada şımarıkça top gezdiriyordu. Koronavirüs bu kapının önünde şuursuz ve sorumsuz şekilde oyalanan insanlığın arkasına bir tekme attı, “Yeter! Kendinize gelin!” dedi ve bizi yeni çağa doğru hızlıca itti.

Sizce yeni bir çağa girebildik mi yani?

Daha işimiz çok. Henüz ne olup bittiğini anlama aşamasındayız. Bu, geçici bir kriz ya da fırsat dönemi değil. Devrimsel ve evrimsel, hatta insanlığın geleceği için ‘hayati’ diyebileceğimiz kadar kritik, en az 10 yıl sürecek bir dönemin ilk yılları...

ESKİ-YENİ MAÇI BAŞLADI

2020 YILI KİTAP AYRACI GİBİ BELİRLEYİCİ SAYILACAK

19 Eylül 2021, Pazar 07:01

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü: HATIRLADIN MI?

Ruhumuza sorsak sonsuza kadar yaşamak istediğini söyler, bedenimize sorsak “90’a kadar idare ederim, rahat ol” der ama ya beynimiz? Biz, genlerimizi avcı-toplayıcı atalarımızdan miras aldık. Onlarda ömür beklentisi 30 yıldı ama modern yaşam bize bunun üç misli hayat sunuyor. 30 yaşında ölseydik, çok nadir genetik nedenler dışında Alzheimer diye bir hastalığı duymayacaktık bile… Ama bugün uzayan hayatlarımızla birlikte her birimiz potansiyel bir Alzheimer hastasıyız. Bir noktadan sonra yeni hatıralar oluşturamayabilir ve var olanları da yavaş yavaş unutarak, hayatımızı zihnimizden silip atabiliriz. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü öncesinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Davranış Nörolojisi ve Hareket Bozuklukları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Gürvit’le buluştuk ve Alzheimer’a dair hatırlamamız gereken ne varsa konuştuk.

Alzheimer nedir?

Alzheimer (AH), sinir sistemi hastalıklarının en sık görülenidir; sinir sisteminde bulunan iki proteinin, normal işlevselliğini yitirip beyinde birikmesidir. Bu birikim, zamanla beyin hücrelerini öldürür. Bu protein birikintileri, beynin belli bir coğrafyasını sever, oraya yerleşir ve zaman içinde beynin diğer bölgelerine yayılır.

Sevdiği coğrafya, anılar coğrafyası mı?

Alzheimer’da öyle… Tipik AH dediğimiz hastalık, ‘epizodik bellek’ denilen, kişinin otobiyografisinin saklandığı bellek sistemini sever ve ilk olarak oraya yerleşir.

Neden orayı seviyor?

Muhtemelen beynin en plastik bölgesi burası diye…

14 Ağustos 2021, Cumartesi 07:01

Cem Mumcu: Yatakta iki kişi görünür ama yatak dünyanın en kalabalık yeridir

Üniversitede Bülent Somay adında bir hocam vardı, kendisini bilen bilir.

Ona hangi konuda ne sorsam cevap verebileceğini düşünürdüm.

Hatta babam benimle dalga geçerdi, “Her şeyi bilen adam bu konuda ne der acaba?” diye… Evet, o benim ‘her şeyi bilen kişi’mdi. İşte yazar, yayıncı ve psikiyatr Cem Mumcu da, şahsen tanımadığım zamanlarda bende benzer bir his yarattı. O da her şeye cevabı olanlardandı. Varoluş, insan, aşk, cinsellik, doğa, ölüm… Sanki hepsi tutarlı bir paradigmanın içinde sırlarını aralıyordu ona da. Son kitabı ‘Ölmeden Önce Mümkünse Yaşamanız Gereken 1 Hayat’ elime ulaştığında altını çize çize okumaya başladım, bitince de kendisini arayıp ‘Konuşabilir miyiz?’ diye sordum. Terapi odasına buyurun.

Etkilendiğim tespitlerinizden biriyle başlayalım: “Yatak, dünyanın en kalabalık yeridir” diyorsunuz. Ne demek bu?

Yatağa en az altı kişi gireriz. Görünen genelde iki kişidir ama orada minimum altı kişi vardır; sen, senin annen, baban, partnerin, onun annesi ve babası... Onlar dışında arkadaşların, belki ilkokul öğretmenin, halan, amcan, başka imgeler, başka beklentiler, belki bir kadın dergisinde gördüğün saçma sapan bilgi de vardır…

Yani diyorsunuz ki, erotik imgemizi oluşturan tüm geçmişle birlikte giriyoruz yatağa. Doğru mu?

Evet, insan bütün kişisel tarihiyle, erkekliği ve kadınlığıyla, ona öğretilmiş ya da dayatılmış her tür donanımla yatağa girer. Erotik imgemizin oluşumu çok erken yaşlarda başladığı için annemiz ve babamızla ilişkimizden temellenir; orada da birçok derinlikli dinamik işler.

O halde cinsel sorunların çoğunun fiziksel olmadığını söyleyebilir miyiz?

26 Aralık 2020, Cumartesi 07:01

Flu TV'nin kurucusu İlker Canikligil: Artık herkesin cebinde bir stüdyo var. YouTube'da para değil, içerik önemli

Flu TV, sıra dışı bir YouTube kanalı. Alternatif bir üniversite gibi dizayn edilmiş... Felsefe 101, Edebiyat 101, Tıp 101, Tarih 101... Ne ararsanız var! Platon'un Mağarası’nı mı merak ettiniz? Dostoyevski hakkında bir şeyler mi öğrenmek istediniz? Doğru nefes almanın yollarını mı keşfetmeye karar verdiniz? Tıklayın, uzmanı anlatsın. Zaten programcıların bir kısmı profesör ve hepsi aykırı tipler. Anlattıklarını eğlenceli, hızlı ve otantik bir şekilde aktarmayı beceriyorlar. Tüm videoların görüntü, ses ve kurgu olarak hayli iyi şartlarda, stüdyoda çekildiğini de eklemeliyim. Yönetmen, eski akademisyen, reklamcı ve içerik üreticisisi İlker Canikligil bu kanalı 2019’da kurmuş, ben yeni keşfettim. YouTube denen özensizlik dehlizi içinde ışıl ışıl geldi bana. Öncesini, sonrasını İlker Canikligil anlatsın.

Flu TV kendini ‘otantik içerik platformu’ olarak tanımlıyor. Türkiye’deki diğer YouTube kanallarından farkı ne?

Türkiye’deki YouTube, genelde ‘çoluk çocuk’ diye hor görülen bir kitlenin elinde. Maalesef çoğunlukla Amerika’daki formatlara bakıp burada uyguluyorlar; Türk medyasında bu bir hastalıktır zaten. Flu TV başkalarının fikirleriyle ilgilenmiyor. Üç ana unsurumuz var: Fikrin otantik yani özgün olması, samimi olması, çatışması olması. Temel hedefimiz Flu TV’yi Türkiye'nin en kaliteli içerik üreticisi haline getirmek.

İzlerken alternatif bir üniversitedeymişim gibi hissettim...

Kanaldaki çoğu programı üniversite 101 gibi düşünebiliriz; Tıp 101, Tarih 101, Felsefe 101 gibi... Ama bunları yaparken izlenebilir, eğlenceli ve teknik olarak kusursuz olmasına çok önem veriyoruz. Bu da biraz benim reklam yönetmenliği geçmişimden geliyor.

Flu TV’nin hikayesi nasıl başladı?

Dört yıl önce İstanbul Film Akademi’nin bünyesinde ‘Olmaz Öyle Saçma Şey’ adında bir program yapmaya başladık. Sinema ve televizyon alanındaki saçma sorulara saçma yanıtlardan oluşuyordu. Beklediğimizin üstünde bir ilgi olunca programı okuldan ayırmak istedim çünkü başka konular da konuşabilmeliyiz diye düşündüm. Zaten beş para kazanmıyorduk. IFA benimle aynı fikirde olmadı, biz de biraz da şaka olarak FluTV adıyla ikinci bir kanal kurduk. Başta her şey bir şakaydı aslında!

15 Kasım 2020, Pazar 07:53

Burcu Budak Albayrak: Herkesin bir Homeopati olmalı

Pandemi, hayatın dengesini değiştirdi; önem sıralamaları tepe taklak oldu. En önemli şeyler listesinin en başına ‘güçlü bir bağışıklık sistemi’ oturdu. Böylece Prens Charles’in Covid-19’u yenmesinde çok etkili olduğu yazılıp çizilen homeopati, Türkiye’de de daha çok konuşulmaya başlandı. Homeopati Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve The Centre for Homeopathic Education (CHE) Türkiye eğitmenliğinin yanı sıra ACMOS terapisti de olan Burcu Budak Albayrak’la buluştuk. Diyor ki: İnsanı, bir bilgisayar olarak düşünürsek, bilgisayara giren virüsleri temizleyen, fabrika ayarlarına döndüren bir sistem homeopati.

Siz homeopati ile nasıl tanıştınız?

Küçük yaşlarda migren problemi yaşamaya başladım. Klasik tedaviler pek etkili olmayınca araştırmaya başladım. 1996’da eğitim almaya karar verdim ve Transandantal meditasyondan Ayurveda’ya, Veda Yoga’dan DNA aktivasyonuna, ACMOS METHOD, NLP, bir çok Reiki sistemi, ODM (optimum denge modeli) ve en son eş zamanlı homeopati olarak birçok eğitim aldım. Homeopati ile ilgili de üçüncü eğitimim olan CHE’deyim. Homeopati, ACMOS ve bilinçaltı olarak üç farklı alanda aldığım 12 farklı eğitimi birleştirdim ve bu sistem dahilinde 2011’den bu yana danışmanlıklar, eğitimler veriyorum.

İnsanlar size ne zaman geliyor? Doktora gittikten sonra mı, önce mi?

Ben, homeopati konusunda eğitimci kolunda ilerliyorum. Kişi, fiziksel ya da psikolojik bir rahatsızlık yaşadığında tabii ki önce doktora gidiyor. Homeopatlara gelmeleri bu sürecin sonunda oluyor. Homeopatların kesinlikle doktorlar ile paralel çalışması gerektiğini düşünüyorum.

İKİ SAAT BOYUNCA KİŞİYİ TANIMAYA ÇALIŞIYORUZ

Süreç nasıl işliyor?

07 Kasım 2020, Cumartesi 14:33

Aytuğ Akdoğan: Çok antipatik bir adam olduğumu düşünebilirsiniz, sorun yok

Sosyal medyadaki linç furyasının hedefindeki son isim, yazar ve programcı Aytuğ Akdoğan’dı. Okan Bayülgen’in konuk olduğu ‘Yazar Burada Ne Demek İstemiş?’ isimli programında, “Dostoyevski adi bir adamdı; kumar oynadı, hırsızlık yaptı, karısını aldattı ve aşırı Ortodoks’tu” dediği için yerden yere vuruldu, Twitter’da TT oldu. Instagram’da paylaştığı üstsüz(!) fotoğrafı eleştiri yağmuruna tutuldu, hakkında birçok yorum yapıldı. 28 yaşında, beş kitabı ve bir derlemesi var ancak pek sevilmediği aşikar. Neyse ki onun antipatik bulunmakla ilgili pek derdi yok. Şöyle diyor: “Bana çoğu kişi, ‘Seni sevmiyoruz ama programın şahane!’ diyor. Bu güzel bir şey. İlişkiler, salt sevgi üzerine kurulmak zorunda değil. Zaten ben de insanlara bayılmıyorum. Benden alabileceklerini alsınlar ve işlerine baksınlar.” Kendi deyimiyle ‘YouTube denen kahvehanede kitap programı’ yapan Aytuğ Akdoğan ile buluştuk ve biraz ondan, biraz bundan konuştuk.

1992 yılının Ağustos ayında nasıl bir aileye doğdun?

Sıradan, memur bir aileye doğdum. Bir de abim var, gece ve gündüz kadar farklı olduğumuz. Ben sabaha karşı eve dönerken, o jilet gibi takımını çekip bankadaki işine giderdi. Başarılı bir adam, ama bana göre fazla realist. Normal ama, sonuçta benim işim sözcüklerle, onunki sayılarla.

Yazmaya nasıl başladın?

İçe dönük, asosyal bir çocuktum. Kitapların bana sunduğu dünya insanların sunduğundan daha cazip geliyordu. Çok küçükken günlük yazmaya başladım. Böyle başladı...

Neden asosyal bir çocuktun?

Babam askerdi ve göçebe bir hayatımız vardı, sürekli şehir değiştiriyorduk. Bu yüzden sanırım, hiç çocukluk arkadaşım yok. Bir yere giderdik, tam alışırken hop başka bir yere tayin çıkardı. Bir de kısa boyluydum ve kendimi beğenmezdim. Kızlarla da konuşamazdım.

24 Ekim 2020, Cumartesi 07:54

Levent Özdilek: Çok eşli ilişkiler 50'li yaşlarımda anlamsız gelmeye başladı, artık sakin ve huzurluyum

Oyunculuğuyla, ses tonu ve diksiyonuyla 50 yıldır sahnelerin ve ekranların vazgeçilmez isimlerinden biri... Neredeyse her kadının karizmatik ve çekici bulduğu bir erkek... 'Kırmızı Oda' dizisiyle televizyona dönen usta sanatçı Levent Özdilek ile buluştuk ve sanattan aşka, gündemden geçmişe her şeyi konuştuk.

Nasılsınız?

Kişisel olarak iyiyim ama dünyaya baktığım zaman karamsarlık içine giriyorum. Bu karmaşanın içinde “Çok mutluyum” demek inan bana saçma geliyor. Zor durumda olan o kadar fazla insan var ki…

‘Nasılsın’ sorusuna dünyadan bağımsız cevap veremeyenler neslindensiniz... 20’li yaşlarda birine “Nasılsın?” dediğimde sadece kendi hayatından bahsediyor.

Biz jenerasyon olarak hem sosyal hem siyasi hayatın ta içindeydik hep. Gençlik yıllarımı düşünüyorum da komün halinde yaşardık... Konservatuvarda okudum ama konservatif bir hayat yaşamadım. Haha! Tek başına mutluluk beni tatmin etmez. Yakınlarımın ve dünyanın ne durumda olduğu beni ilgilendiriyor.

DOLU DOLU BİR HAYATIM OLDU, HER ŞEYİN DİBİNE KADAR GİTTİM

Adana’da başlayıp Cihangir’de devam eden 65 yıllık bir yaşam... Hayatınızı nasıl özetlersiniz?

Benim dolu dolu bir hayatım oldu, her şeyin dibine kadar gittim. Savaşçı bir ruhum var. Kafama bir şey koyarsam mutlaka ona doğru yola çıkarım. Bu, işle de ilgili olabilir, bir kadınla da... İki ay sonra da olsa 10 sene sonra da olsa kafama koyduğumdan vazgeçmem. Çok yoğun spor yaptım. Mücadeleci ruhumda sporun da etkileri olmuştur.