Alper Saldıran: 22 yaşından beri kimseyle fiziksel kavga etmedim, şiddetin hiçbir şeklini kendime yakıştırmıyorum

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

17 yıldır tiyatro sahnesinde, dizilerde oyunuyor, kitap yazıyor ve arya söylüyor. Gözü yönetmenlikte... ‘Masumlar Apartmanı’ndaki bağımlı karakter Uygar’ı canlandıran Alper Saldıran, alışılmadık biri. Hatta numunelik sayılır. Artık kimsenin pek de önem vermediği değerler üzerine kurmuş kendini. Mesela ünlü olmaya değil de oyuncu olmaya önem veriyor; “Ünlü olmak bana kirlenmiş hissettiriyor” diyor. Sonra, hayatta masumiyet arıyor gibi... Ama çocuksu, bilmemezlikten kaynaklı bir masumiyet değil; olgun, tercih edilen bir saflık onun ihtiyaç duyduğu... Zarif, ince ve saf kalmak istiyor. “Kimsenin üzülmediği şeyler beni mahvedebilir” diyecek kadar açık anlatıyor bunu. Hepsinden önemlisi şiddetsiz bir erkek! Yani şu kadar tanıyor kendini, diyor ki: “Suyun nasıl bir kaynama noktası varsa hepimizin gözüne perdenin indiği bir nokta var. Suyu kaynatmak istemiyorsan ocağın altını kapatacaksın. Su kaynıyorsa, susar ve giderim, arkamdan ne derlerse desinler. Şiddet, insana yakışmıyor.” Alper Saldıran’la buluştuk ve 0-36 yaş arası ne yaşadıysa konuştuk.

Doğumunun öncesiyle başlayıp şu geçen 36 yılı masaya yatıralım. Annen ve baban nasıl tanışmış yani oluşum sürecin nasıl başlamış?

Onlarınki üniversite aşkı... İkisi de İstanbul’da İngilizce öğretmenliği okurken, sınıfta tanışmışlar ve aşık olmuşlar. 1984 yılının eylül ayında nur topu gibi bir çocukları olmuş. Adı Alper. 23 yaşında anne ve baba olmuşlar yani...

Ben o yaşlardayken, bazen bana akıl vermek isterlerdi, “23 yaşında beni dünyaya getirmişsiniz. Artık akla ihtiyacım yok” derdim.

Ebeveyn olmak için küçük sayılırlar...

Evet. “Zor bir çocukluk geçirdim” derler ya, annem de zor bir annelik geçirmiş.

İkisi de çalıştığı için beni anneannem büyüttü; üst katımızda yaşıyordu zaten. Dedem, üç yaşındayken Bulgaristan’dan Fatih’e göçmüşler. Yazlık için Küçükyalı’dan ev almışlar ama sonra biz orada yaşamaya başladık.

Nasıl bir kadındı?

İlk arkadaşımdı; kendisiyle müthiş anlaşırdık. Anneannem ressamdı, dünyayla pek bağı olmayan, soyut bir karakterdi. Ona “Haydi, anlat!” derdim. Tarihi birinci ağızdan dinlemek çok keyifliydi. İçinde hesap kitap olmadan yaşadıklarını en saf haliyle anlatırdı.

Sen nasıl bir çocuktun?

Kontrol edilmesi imkansız, çok yaramaz bir çocuktum. Şimdi o kadar yaramaz değilim, kendi kontrol mekanizmam var. Enerjim hep çok fazlaydı. Yuvada piyeslere çıkmaya başladım. Tüm enerjim sahnede sıfırlanıyordu. Yuvadaki öğretmenlerim anneme, “Alper ne kadar uslu bir çocuk” diyordu. Annem de bana, “Sen bu insanları nasıl kandırıyorsun?” diye şaşırırdı. Halbuki kandırmıyordum. 14-15 yaşlarında, ergenlikle birlikte içime kapandım. Yavaş yavaş kendimi unutmaya başladım.

“Kendimi unutmaya başladım” da ne demek?    

İlkokul arkadaşlığı daha saf ama ortaokuldaki sosyal yaşam beni sarmadı. Ben de içime kapandım. Hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım. Sevmediğim şeyi hâlâ yapamam. Lisede okul değiştirip Etiler Turizm Otelcilik’e başladım. Ruh halim düzeldi, bir anda dışa dönük biri oldum.

ALTI AY BELLBOY’LUK YAPTIM

Sahneye ilgin devam ediyor muydu o dönemde?

Hayır, hatta tiyatro yapanlarla dalga geçerdim. “İşiniz yok mu sizin? Dersten kaytarmak için neler yapıyorsunuz?” derdim.

Sen ne olmak istiyordun?

Bilmiyordum. O zamanlar “10 sene sonra ne olacağım” gibi kaygılarım yoktu. Turizmci olmak da istemiyordum ama 19 yaşına kadar, turizm sektöründe uzun stajlar yaptım. Conrad Istanbul Bosphorus’ta altı ay bellboy’luk yaptım.

Nasıl bir deneyimdi?

Müthiş bir gözlem alanıydı. Çocukluğumdan beri insanların hayatlarına meraklıydım. Normalde müşterilerle çok konuşulmaz ama ben hepsiyle sohbet ederdim. İçe dönüklükten çıktım, tamamen dışa dönük biri haline geldim. Üniversite sınavında çok kötü bir puan aldım ama o dönem meslek lisesi çıkışlılara iki yıllık üniversitelere geçiş hakkı tanıdılar. Ben de Marmara Üniversitesi Turizm bölümüne girdim ve hazırlık okurken çalışmak istediğime karar verdim.

BOŞLUĞA DÜŞTÜĞÜMDE ÇOCUK ALPER BANA YOL GÖSTERDİ

Maddi durumunuz mu buna zorladı yoksa sen mi çalışmayı istedin?

Ailemin durumu kötü değildi ama ben gezmekten, partilemekten sıkılıyordum. O yaz, barmen olarak bir beach club’ta çalışmak için Bodrum’a gittim ve iki haftada iki kavgaya karıştım. Turizmin bana göre olmadığını anladım. Biraz agresif biriydim, bu iş bana göre değildi. Turizmi bırakınca bir boşluğa düştüm; görünürde alternatifim yoktu. Ama varoluşsal boşluklar güzeldir...

Hayatının yönünü tekrar çizerken sana kim yol gösterdi?

Küçük Alper, yuvadaki çocuk... İki ay süren sancılı süreçten sonra aklıma çocukluğum geldi ve tiyatroya gitmek istedim. Hemen Marmara Üniversitesi’nin tiyatro kulübüne girdim ve artık doğru yoldaydım. Sahnedeyken dünyayla bağım kopuyordu.

PANDEMİDE MASKE TAKMAK ÇOK İŞİME YARADI

Aslında pek de “Tüm gözler bende olsun” diyen, izlenmeyi seven bir insana benzemiyorsun...

Haklısın, değilim. Ben izlenmeyi değil, izlemeyi severim. Mesela pandemi sebebiyle maske takmak çok işime yaradı. Eskiden insanları rahat rahat izleyemiyordum. Şimdi şapka, maske ve gözlük takarak bir kenarda oturuyorum ve insanları rahatça izleyebiliyorum. Hayatı kendi seyrinde izlemek istiyorum.

O zaman sahnede sevdiğin ne? Başkası olabilme özgürlüğü mü?

Başka birini hayata geçiriyorsun, bu hissi seviyorum. Başka bir enerjiyle tanışıp o enerjiyi paylaşma hali benim için oyunculuğun kilit noktasıdır. Kendimi göstermek çok hoşuma gitmiyor. Hatta ben alkışı duyunca, oyun bittiği için üzülürüm.

BİR KADINI OYNAMAK RAHATSIZ EDİCİ AMA İLGİNÇ BİR DENEYİMDİ

Konservatuarda okudun, değil mi?

Evet. Üniversiteler arası bir tiyatro yarışmasına katılmıştık, Hülya Karakaş jürideydi. Bana konservatuar okumak isteyip istemediğimi sordu ve beni çalıştırmaya başladı. Tembel bir öğrenciyken bir anda çalışkan bir öğrenciye dönüştüm çünkü sonunda doğru yoldaydım. İnsan isteyince hayat da yardımcı oluyor. Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü burslu kazandım. O dönem rejisörlüğünü Müge Gürman’ın yaptığı oyunlarda oynamaya başladım. Tiyatro maceram 2003’te başladı ve bu 17 yılın sadece bir senesi sahne dışında geçti.

Müge Gürman’ın rejisörlüğünde, Jean Genet’nin ‘Hizmetçiler’ oyununda yıllarca bir kadın karakteri oynadın, topuklu ayakkabılarla, makyajla... Nasıl bir deneyimdi?

Bazen rahatsız edici ama ilginç bir deneyimdi. Müge Hanım bana, “Kadın taklidi yapmaya çalışma. İçindeki kadını bul ve onun duygularıyla oyna” dedi. Bilimsel olarak hepimizin içinde erkek de var, kadın da… Bunlar kişinin kendi yolculuğundaki ilginç maceralar...

HER OYUNDA 300 GRAM VERİYORUM

Tiyatroyu hiç bırakmadın ama bir yandan da dizi projelerin sürüyordu. Zor olmadı mı?

Tiyatro ruhumu doyuruyor. Tiyatroda kendimi futbol maçına çıkıyormuş gibi hissediyorum, her oyunda 300 gram veriyorum. O heyecan, benim diri kalmamı sağlıyor.

SAHAFLARA BORCUM YÜZÜNDEN DİZİLERDE ÇALIŞMAYA BAŞLADIM

Televizyona yönelmen nasıl oldu?

Sadece tiyatro yapmayı denedim ama olmadı; sadece tiyatroyla yaşamak oyuncu için biraz zor. Sahaflardan çuvalla kitapla çıkardım, bir de plak toplardım. Sahaflar beni tanıdıklarından tiyatro kitaplarını bana ayırırlardı. Haliyle borçlanırdım. Sahaflara olan borcumdan dizilerde çalışmaya başladım. (Gülüyor) 2003’ten beri dizi ya da film yapmadığım sadece iki yıl olmuştur.

ÜNLÜ OLMAK BANA KİRLENMİŞ HİSSETTİRİYOR

Çoğu kişi ünlü olmak için oyuncu olma derdindedir ama sen tutkun için oyuncu olmak istedin, hâlâ da bunu yapıyorsun. Şöhrete nasıl bakıyorsun?

Marlon Brando, “Oyuncu olmak istediğinde kimse seni ciddiye almaz ama gerçekten başarılı bir oyuncu olduğunda gereğinden fazla ciddiye alınırsın” demiş. 2008’de ‘Melekler Korusun’ döneminde ‘ünlü’ olmanın nasıl hissettirdiğini deneyimlemiştim. Özgürce birine bakamamak, sokaklarda şarkı söyleye söyleye gidememek bir problemdi benim için. Gereğinden fazla ciddiye alınmak tuhaf bir duygu. Nihayetinde oyuncuyuz. Sevdiğim işi yapıyorum ama getirileri ödül değil, bedel oldu. Ünlü olma arzusu içinde olanlara şaşırıyorum. Ünlü olmak istemelerini anlamıyorum. İnsanlar sokakta beni tanıdığında içime kapanıyorum.

Oyuncuların genelde çalkantılı hayatları olur ama senin öyle bir durumun yok gibi görünüyor. Bir yandan da duygusal biri gibisin...

İç dünyam çok çalkantılı ama iyi kompanse ediyorum. Kimsenin üzülmediği şeyler beni mahvedebilir. Hatta şöhretin getirileri yüzünden içime zift dolmuş, kirlenmiş, saflığımı kaybetmişim duygusuna kapıldığım oldu. Bence insan, tüm hayatı boyunca hep kendini arıyor.

İniş çıkışlar yaşarken sonunda dengeyi bulabildiğini düşünüyor musun?

Bütün çalkantılar o dengeyi bulabilmek için ama sabit bir denge yok. Sürekli değişiyor. Bu yüzden 35’inci yaş günümde, “Ben hiçbir şey bilmiyorum ve hayatı izleyeceğim” dedim.

ÇOCUK İÇİN HAZIR DEĞİLİM

Sanırım eşinle boşanma süreciniz de bu dönemdeydi. Boşanma seni nasıl etkiledi?

Sekiz yıllık bir ilişkiydi, altı yıl evli kaldık. İki taraf için de büyük bir alışkanlıktı. Hayat sürekli yenilenip tazeleniyor ve karşındakini görebilmen için mesafe gerekiyor. İki insan arasındaki mesafe daralınca kimse diğerini göremiyor.

Evlilik artık eski bir kalıp olarak kaldı gibi hissediyorum. Sen ne düşünüyorsun?

Evlilik bir resmileştirmedir. Mühim olan ilişkinin kendisidir.

Çocuk istiyor musun?

Bilmiyorum. Şu an hazır değilim. Gerçi kimse hazır değildir. Bizimkiler de beni dünyaya getirdiklerinde hazır değillerdi bence.

HEPİMİZ SEVGİ BAĞIMLISIYIZ

‘Masumlar Apartmanı’nda Uygar karakterini canlandırıyorsun. Uygar nasıl bir karakter?

Bağımlılı bir karakter Uygar... Bağımlı karakter, her yerde bağımlıdır. Yani alkole ya da tatlıya, spora ya da maddeye veya bir kişiye bağımlı olabilir. Uygar, psikolojik açılımları olan, rahatsız edici bir karakter. Bugüne kadarki rollerimde hep “Ayy çok tatlısın” gibi yorumlar aldım. Uygar karakterinden sonra insanlar bana “Senden nefret etmek istemiyoruz” diyorlar. Bunu iltifat olarak alıyorum. Oyunculuk defolarla ortaya çıkar ve uygardaki defolar benim için çok iyi.

Uygar, Alper’in içindeki bağımlılıkları ortaya çıkardı mı?

Bence hepimiz sevgi bağımlısıyız. Hepimiz sevilmek istiyoruz. Bence Uygar da sevgi bağımlısı.

Aslında hepimiz sevgiye bağımlı değiliz. Sen neye bağımlısın?

Bunu hiç düşünmedim. Kahveye ve sevgiye bağımlıyım. Hahaha! Ben öğrenmeye bağımlıyım. Önceden “Bir şeyi yapabilirsen yaparsın, yapamazsan yapamazsın” diye düşünürdüm ama insanoğlu öğrenebilir bir canlı ve öğrenme süreci bana çok etkileyici geliyor.

‘Masumlar Apartmanı’ senin gözünde nasıl bir dizi?

Çok gerçek! Zaten gerçek bir hayat hikayesinden, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun ‘Madalyonun İçi’ romanından esinlenerek hazırlandı. Bizim dizi sayesinde televizyon izlemeyen insanlar televizyonlarını açtı. Bu ciddi bir başarı. 

SUÇ VE CEZA’YI ÜÇ GÜNDE OKUDUM

Dizideki tüm karakterler takıntılı. Alper’e soruyorum; sen hayatta neye takıntılısın?

Bazen çok detaycı olabiliyorum. Başladığım şey bitirme konusunda takıntılıyım. Mesela iyi bir kitaba başladıysam, dışları çıkınca aklım evde kalır, dönüp bitirmem gerekir. Suç ve Ceza’yı bu psikolojiyle üç günde okumuştum. 

20’li yaşlarda 10 sene sonraki halini düşünüp bir dönüm noktası yaşamıştın. 50’li yaşlarında kendini nasıl hayal ediyorsun?

Tecrübelerimi aktarmak istiyorum. Davranışlarımla ve yaptıklarımla kendimi ifade etmem çok önemli ama bunu sanatsal yolla yapmayı seviyorum. Bu ifade etme yöntemi içinde sinema yapmak da var. Belki batacağım ama bunu yapacağım. Ayrıca yazmaya devam edeceğim. 

Seni yazman için Kutlukhan Perker cesaretlendirmiş, değil mi?

Evet. Bir gün oturuyorduk ve bana “Yazsana” dedi. ben de “Ne haddime?” dedim. “Konuştuğun gibi yaz” dedi. Şimdi üçüncü kitabım çıkacak. ‘Beyaz Odadan Hikayeler’ ve ‘Siyah Odadan Hikayeler’ adında iki kitabım vardı. Şimdi de ‘Kırmızı Odadan Hikayeler’ adında devam kitabı çıkacak. İlki, insanın en saf halinden, ikincisi ise insanların daha karanlık tarafından gelen hikayelerden oluşuyor. ‘Kırmızı Odadan Hikayeler’ ilkel içgüdülerimize odaklanacak. 

22 YAŞINDAN BERİ KİMSEYLE KAVGA ETMEDİM

SU KAYNIYORSA, SUSARIM VE GİDERİM

Sana bakınca kadın dokunuşuyla büyüyen bir adam görüyorum. Hiçbir anne sana “Kötü çocuk” demez. Bu, doğru bir izlenim mi?

Bence bırakılan tek miras enerjidir. Bu da benim anneannemden aldığım bir miras... Onun saflığından, nezaketinden, hayata bakışından... Anneannem 80 yaşında öldüğünde ben 32 yaşındaydım ve iki sene boyunca bunu atlatamadım. Anneannem, kendime kurduğum anlam dünyasının ana direğiymiş.

Bir anda kocaman bir boşluğa düştüm. İki sene o boşlukta yaşadım. Sonra onun bana verdiği enerjiyi yaşatma kararı aldım ve o boşluktan çıktım. Bir yerden sonra anneannem benim frenim oldu. Çünkü ben 21-22 yaşına kadar manipülatif, sert, asabi, kavgacı bir insandım. 22 yaşından beri kimseyle fiziksel kavga etmedim. Kendime yakıştırmıyorum. 

Hiçbir kadına şiddet uygulamadığını varsayarak soruyorum; hepimizin içinde şiddet dürtüsü var. Sen bu dürtüyü nasıl kontrol ediyorsun?

Suyun nasıl bir kaynama noktası varsa hepimizin gözüne perde inen bir kaynama noktası var. Suyu kaynatmak istemiyorsan ocağın altını kapatacaksın. Bu kadar net. Tartışma, çok insanidir ve saygıyla yapılabilir. Münakaşaya dönüşürse, kavgaya da dönüşebilir.

Bana “Duyarsız” deseler bile ben o suyun altını kapatıyorum. Su kaynıyorsa, susar ve giderim. Şiddet, insana yakışmıyor. Erkeğin, kadından tek üstün yanı fiziksel gücü. Beyin ve duygu olarak kadın erkekten üstün. Bunu kabul etmek gerekiyor. Ben bir şeyi akıl edene kadar kadın onu çok önceden sezgiyle halletmiş oluyor zaten. Fiziksel olarak bizden daha zayıf birine şiddet uygulamak acizliktir.

Fotoğraflar: Fethi KARADUMAN

Yazarlarımızdan

26 Ekim 2020, Pazartesi 14:19
26 Ekim 2020, Pazartesi 13:53
26 Ekim 2020, Pazartesi 13:52
Sıradaki haber yükleniyor...
holder