Piraye Erdoğan: Sihir geçicidir gerçeği bulmayı başaranlar ise sonsuza dek kurtulur

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

‘Seyir’ bir roman gibi değil de hayatı doğru kullanma rehberi gibi. O yüzden bu 348 sayfayı bir direksiyon dersi olarak gördüm. Bir sürücü adayı misali hayatımın direksiyon koltuğuna oturdum ve yanımdaki koltuğa da Piraye Erdoğan’ın satırlarını koydum. Çünkü direksiyona araba kullanmayı bilmeden geçerseniz ne oluyorsa, hayatın kurallarını idrak etmeden yaşamaya çalışırken aynı şey oluyor.

Her tarafımız her gün yara bere içinde kalıyor, başımıza hep aynı şeyler geliyor, karşımıza hep aynı tür insanlar çıkıp duruyor. Zannediyoruz ki hayat böyle bir şey… Hiç değil! Piraye Erdoğan’ın sihirli bir yöntemi yok; o, gayet net ve mantıklı şekilde neden en yüksek potansiyelimize ulaşamadığımızı açıklıyor. Doğru yaşamak, enerjiyi, sağlık ve başarıyı kendimize çekmek için ne yapmamız gerektiğini anlatıyor. Uzun bir yolculuğa çıkmaya hazır olanlar ‘Seyir’e bekleniyor.

Etrafta bu kadar çok depresif, enerjisiz ve sinirli insan olması olağan mı?

Olağan sanılıyor ancak değil. İnsanın mutsuzluğu, depresifliği, istediği kadar başarılı olamaması, enerjisinin azlığı ve sağlıksızlığı normal karşılanıyor. Hayatın akmaması, sürekli çabalamak zorunda olunması doğal zannediliyor. “Hayat böyle” deyip geçiştiriyoruz. Oysa hayat basit. Yanlış yaşandığında zorlaşıyor. Yanlış yaşadığımız için bu kadar mutsuz, enerjisiz ve hastayız.

Doğru yaşamanın yolu ne?

Zihni hayatımızın direksiyonundan kaldırmak ve aracın kontrolünü gerçek sahibine vermek. Yani direksiyonu bilince vermek.

Zihin nedir?

Zihinden kastım düşüncelerin üretildiği alan. Hepimizde bir düşünce üretme motoru ve kayıt deposu var. Yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi, geçmişle kurulan tüm bağlantıları kafada saklama gücü, bellek. Duygular, düşünceler, yargılar o deponun alet edavatları.

KAFANIN İÇİNDE KONUŞUP DURAN SES SENİN DEĞİL

Kafamızın içinde vır vır konuşan ses onun sesi mi?

Evet. O ‘ses’ dediğin peş peşe, otomatik olarak üretilen düşünceler. Zihin, kendi ezberine, önceliğine, amacına uygun olarak kayıtlarından düşünceleri çıkarıp sana sunuyor. Sen de onlara inanıyor ve onlarla özdeşleşiyorsun. Dolayısıyla onun sesini kendi sesin sanıyorsun. Yaşamını onun sesine göre şekillenmeye başlıyor. Hayatı yanlış yaşama serüvenimiz böyle başlıyor.

Yani bu kafamdakiler benim düşüncelerim değil mi?

Bir şeyin kaynağı sensen ne zaman başlayacak, duracak ya da içeriği ne olacak bilmen gerekir. Kolunun hareketlerinin kaynağı sensin mesela. Ne zaman kaldıracaksın ya da sallayacaksın, kararı sana aittir. Oysa “Benim düşüncelerim” diyoruz ama bir sonraki düşüncemizi bilmiyoruz. İstediğimizi düşünemiyoruz hatta istemediğimiz şeyleri düşünüyoruz ve onları kafamızdan gönderemiyoruz. Ne istediğimi düşünebiliyorum, ne istemediğimi gönderebiliyorum. Ee hani ben?

Kimin sesi o zaman o?

3-7 yaş arasında kaçınılmaz olarak bir kişilik geliştiriyoruz. Kafa, teta dalgalarıyla işliyor; çocuk ne alırsa içeriye atıyor. Mesela herhangi bir deneyiminde sana “Sen ne acayip kızsın ya!” dendiyse, sen “Ben acayip ve tuhaf bir kızım” diyerek içeri yolluyorsun. Ve zihnin sana bu inancını güçlendirecek kanıtlar bulmak için çabalamaya başlıyor çünkü onun için iyi-kötü yok. Yani zihninin sesi; kayıtlarının, öğrendiklerinin, annenin, babanın, “Anlamıyorsun” diyen öğretmeninin, “Sen yapamazsın” diyen patronunun sesi. Senin öz sesin değil. Sen, o seslerden başka bir şeysin.

Neyim?

Bilinç. Yani düşüncelerini gözlemleyebilen kısım, seçebilme yeteneği olan. Direksiyonda olması, yönetmesi gereken o. Zihnin görevi yönetmek değil; kayıt tutmak ve aktarmak. İnsan çoğu zaman bilinçsiz. Zihin, korkunç bir efendi ve harika bir uşaktır. Bilinç patron koltuğundaysa zihin harika bir uşak olur ve hizmet eder.

Nasıl?

Mesela “Şu anda güzel düşünceler düşünen biri olmak nasıl olurdu” dediğinde zihin seni güzel düşünceler düşünen biri yapmaya başlar. Ama kontrolsüz bıraktığında belki sana “Çok kilo aldın, çok çirkinsin” deyip seni inandıracak ve mutsuz edecek.

Buna göre davranışlarımızın çoğu da bilinçsiz…

Evet, zihin kendi amacı doğrultusunda ürettiği düşünceyi sana veriyor. Sen de sorgulamadan kabul ediyor, onu duyguya ve sonrasında davranışa dönüştürüyorsun. Böylece kendi seçmediğin bir ‘oluş’ yaratmış oluyorsun. Yani tüm karmaşa, bilincin kendini zihin sanmasından kaynaklanıyor. “Ben kimim?” sorusuna cevap aranırken yanıtı zihin verince sapma başlıyor.

HAYAT BİZE HER AN “KİMSİN SEN?” DİYE SORUYOR

“Ben kimim?” sorusunu zihin nasıl cevaplıyor?

Kayıtlarına bakıyor. 7 yaşına kadar aldığı kayıtlar üzerinden tanımlamaya başlıyor. 5 yaşında bir kız çocuğu düşünelim. Şiir okumak için en güzel kıyafetleriyle sahneye çıkıyor. Çok da güzel okuyor şiiri, herkes alkışlıyor. Dünyanın en mutlu kızı... Sahneden inince en yakın arkadaşı kıskançlıkla, “Çok kötü okudun, titredin, senden nefret ediyorum” diye bağırıyor. Zihin de diyor ki, “Başarılı oldun ama en iyi arkadaşının sevgisini kaybettin. Demek ki çok öne çıkmayacağız.” O kızın potansiyeli 5 yaşındaki bu kayıt üzerinden sınırlanıyor. Böyle böyle seni sanki bir yumurtanın içine sokuyor. O kabuğu kırmadıkça zihnin sınırları içinde sıkışıp kalıyorsun.

Oysaki ben kimim?

İnsan, aynı döngüyü tekrar etmek için değil, farklı deneyimleri edinmek için dünyada olan bir varlık. Ama zihin, senin neden dünyada olduğunu bilmiyor. O yüzden aynı virajlarda aynı patinajı yapıyor ve hep aynı şeyleri yaşıyoruz. Oysa insan her hale girebilecek, daha önemlisi seçim hakkı olan tek varlıktır. Hayat bize her an “Kimsin sen?” diye soruyor. Sen kim olduğunu söylüyorsan, hayat sana ona göre bir olasılık getirip deneyimletiyor. Hayatımın, oluşumun sorumluluğunu aldıktan sonra isteğim dışında kimsenin bana bir şey yaşatamayacağını gördüm. Ancak ben kendime yaşatabilirim.

“BÖYLE OLMAMALIYDI” DÜŞÜNCESİ KİŞİYİ BİTİRMEYE YETER

Bunu anlamıyorum. 175. sayfada ‘Can evindeysen her şey yolunda’ diyorsunuz. Zihnimizin üretmediği gerçek bir acı yaşadığımızda nasıl her şey yolunda olabilir?

Acı ve ıstırap arasında fark var. Acı çekmek bir deneyimdir. Burası zaten bir deneyim alemidir. Bir yakınımızı kaybettiğimizde yas dönemini yaşarız ve geçer ama yorumlarsak ıstıraba döner. “Yapmamalıydı”, “İntihar etmemeliydi”, “Ben iyi bir eş olamadım” gibi yorumlara başlandığı anda ‘burada’ değil zihninizin filmindesinizdir. Yorumlayan zihindir ve her zaman geçmişi yorumlar. Kafanızdaki o filmi 10 yıl seyredip, 20 yıl ağlayabilirsiniz.

Yani acıya evet ama ıstıraba hayır diyorsunuz…

“Hep gülelim. Pozitif olalım, acı çekmeyelim” diye bir şey olabilir mi? Hepsi birer deneyim ve hepsi insan için.

Bilinç için acı deneyimi ya da dünyanın en iyi deneyimi arasında en ufak bir fark yok, değil mi?

Her ikisi de deneyimdir. Önemli olan nasıl tepki verdiğindir. Yaşadığınız acı ne olursa olsun onu bir kere yaşıyorsunuz. Sevdiğiniz bir yakınınızı bir kere kaybediyorsunuz. Onu deneyimle ve içinden geç. Başka yapacak bir şey yok. Geçmezsen hiç gitmiyor.

Ama bu nasıl kontrol edilebilir?

Kontrol etmeyeceksin. Bir gün avazın çıktığı kadar ağlarsın, ertesi gün daha az ağlarsın. “Oldu. Bu da başıma geldi” dediğin zaman gerçekte geçici olmayan hiçbir şey yok. Acı da geçicidir. İnsan ne acılardan kalkar ama “Böyle olmamalıydı” düşüncesi kişiyi bitirmeye yeter. Her gün “Böyle olmamalıydı” diye bağırıyorsun ama yaşam sana “Oldu” diyor.

Yaşam “Oldu” deyince bizim ne söylememiz gerekiyor?

“Bu oldu ve şimdi ne yapacağım?” Ben acıları küçümsemiyorum. Boşuna “Allah sabır versin” denilmiyor ama önümüze gelenle ilgili bir kontrolümüz yok. Ne yaparsak yapalım oluyor.

Kontrol edebileceğimiz tek şey bizim reaksiyonlarımız.

Aynen öyle. Yoruma düşme ve yaşa! “Bu oldu. Ve şimdi ben ne yapabilirim?” de. Koca bir devran dönüyor. O devran dönerken her anı nasıl deneyimleyeceğim bana kalmış.

İnsanlar bu kitabı nasıl okumalı?

Bu kitap, okuyanın kendiyle yüzleşmesi için yazıldı. Daha kolay okunsun diye hikâyeleştirdim. Açık yüreklilikle okurlarsa ve kendileriyle yüzleşmekten korkmazlarsa hakikaten yaşamlarında fark yaratacak bir kitap. ‘Seyir’den kim ne çıkarır tamamen kişiye kalmış. Boşu boşuna üzülüyoruz, mutsuzuz, acı çekiyoruz, tekrar ediyoruz, kendimizi yok ediyoruz, var olamıyoruz. Ben en dibi de gördüm, bu tarafı da… Oradan buraya nasıl geçilir biliyorum çünkü adım adım geçtim. Sihir geçicidir, gerçeği bulanlar ise sonsuza dek kurtulur.

ONAYLANDI

Piraye Erdoğan’ın ‘Kendine Özgürleşme - Journey to Self-Liberation’ isimli programı 2020’nin Ocak ayında Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (United Nations Training and Research Institute-UNITAR) tarafından onaylandı. Kişinin zihin dönüşümünü sağlamasını amaçlayan program, 2020’den itibaren İstanbul’a ek olarak Londra başta olmak üzere dünyanın farklı merkezlerinde sunulacak. Eğitimini, öykü formatında anlattığı ilk kitabı ‘Seyir’ Mona Kitap’tan çıktı.

KİMDİR?

Üsküdar Amerikan Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. 28 yıl reklam sektöründe çalıştı. Üst düzey yöneticiyken tükendi ve işi bıraktı. Yeni yoluna şu cevabı aramak için çıktı: Hayatlarımızda yolunda gitmeyen ne? Bir yanlış var ama nerede? Bulmak için yedi yıl uğraştı. Birçok ülkede eğitim aldı. ‘İnsan zihni ve kurguladığı benlik’ konusunda çalışmalar yaptı. Zihin eğitimleri, 2012’de tanıştığı ‘nefes’ terapisiyle birleştiğinde arayışı mutlu sona ulaştı. Şimdi, öğrendiklerini mümkün olduğunca fazla kişiye aktarmak en büyük tutkusu.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder