Psikiyatrist Dr. Agah Aydın: Cinsel birleşme tek yol değil; sevişmeyi bilen sözle, sesle, bakışla da sevişir

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Hayatlarımız hızla ve dramatik şekilde değişti. Neredeyse iki milyar insan, hep birlikte evde kalmayı, kendimizle baş başa olmayı ve yalnızlığı öğreniyoruz. Doğarken ve ölürken olacağı gibi, tek başımıza kalmayı deneyimliyoruz. Bir çoğumuz zorlanıyoruz. Ama Amerikalı filozof Noam Chomsky’nin dediği gibi, “İnsanlık tarihinin önemli bir anına tanıklık ediyoruz.” Birlikte! Bu salgın hakkında hem toplumsal hem de kişisel olarak düşünmek zorundayız. Türkiye’nin değerli psikiyatristlerinden Dr. Agah Aydın’a bağlanıyoruz.

Sadece yalnızken tamamen güvende olabileceğimiz farklı bir dönem yaşıyoruz. ‘Sosyal mesafe’ kavramıyla birlikte yalnızlığı öğreniyoruz. Görünen o ki bazılarımız için evde kendiyle baş başa kalmak çok zor. Mecbur olmamalarına rağmen dışarı çıkanlar, hatta evlerde buluşup parti yapanlar var. Bu kadar zorlanmak doğal mı?

İnsanlar uyku dışında, uyanık geçen zamanlarının yarısından çok daha fazlasını iş yerlerinde geçiriyorlar. Şimdi o plazalardan kurtulup izinli özgürlüğe ayrılmışsınız ve çok sıkılıyorsunuz. Neden acaba? Bu bunaltıyı gidermek için uğraşmak değil, “Bana ne olmuş böyle, kim yaptı bunu?” diye sorması gerekmez mi insanın? Elbette alışılmış günlük rutinin dışına çıkmak her insanda şaşkınlık yaratabilir ama 3-4 gün geçtiği halde sıkıntınız artıyorsa, bu, kendine, hayatına yabancılaşmış olmak anlamına gelir ki hayır, doğal değil. Ancak burada, temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yoksul ve hastalıkları olanları, virüsün bulaşacağı korkusuyla tedirgin olan, bunalan insanları ayrı tutarak konuşuyorum.

Yalnız kalamamanın altında yatan sorun ne?

Psikanalist Donald W. Winnicott’a göre duygusal olgunluk, yalnız kalabilme kapasitesiyle ilişkilidir. Yani kendi içindeki kötüye katlanabilme ve diğerleri yokken de ‘hayatı kaçırıyorum’ kaygısına kapılmadan bir şeyler yapabilme becerisi… İyi ilişkiler kurabilmenin en önemli göstereni yalnız kalabilme becerisidir; sürekli insanlarla olma çabası değil. Yaşadıkları çelişki ve tutarsızlıklara katlanamayan insanlar, yokluğunu hissettikleri tutarlılık duygusunu vadeden her şeye bağlanırlar: Partiler, kötü arkadaşlar, uyuşturucu maddeler… 


Boşluğa direnin, kendinizle kalabilin 

Bu dönem bağımlılıklardan kurtulmak için bir şans olarak da değerlendirilebilir…

Evet, ama bağımlılıklardan kurtulmanın yolu her seferinde tekrarlanan rutinleri sürdürmenin yollarını araştırmak değil; onların bıraktığı boşluğa direnmek, kendiyle kalabilmek, neden sürekli hareket halinde olmaya muhtaç olduğu konusunda düşünmektir. Bunlar iyi seçenekler olabilir.

Peki, yoksunluğun yarattığı kaygı ile nasıl baş edilir?

Eksik, kaygıyı değil arzuyu uyandırır. Arzu, yaşamı zenginleştiren devinimi sürekli kılar. Kaygıyı yaratan ise Lacan’ın deyimiyle ‘eksiğin eksikliği’dir. Eksiksiz olanlar, sahip olanlar kaybetmekten korkar. Bir yaşam, eksiğin eksikliği ile cezalandırılmışsa kişinin yaşayabileceği tek duygu-durum kaygıdır. 


Yaşamın her anında yalnızsınız

Bu dönem yalnızlık algımızı nasıl değiştirecek?

İnsanın kişilik gelişimi, ötekinden ayrı bir varlık olmanın yani yalnız olduğunu fark etmenin zorunlu bir koşulu, hem de sonucudur. İnsanın diğer hayvanlardan en önemli farkı yalnızlığın yaşamın her anında olduğunu kavrayabilmesine dayanır. Yalnızlık, bizim en özgün hazinemizdir. 

Ama çoğunluk yalnızlığa negatif bir anlam yüklüyor. Karantina süreci bize ne öğretecek?

Karantina süreci kendi kendimizle zaman geçirebilecek kadar donanımlı olup olmadığımızı, geçmiş yılları değerlendirip değerlendiremediğimizi, karantina öncesinde eşin dostun bizimleyken nasıl vakit geçirdiğini anlamamızı sağlayabilir. 

Nasıl?

Kendi kendimize sıkılıyorsak, bu başkalarını nasıl sıkmış, bunaltmış olabileceğimiz hakkında bize bir fikir verebilir. Hayatının kalan kısmına da sıkıcı bir insan olarak devam etmek istemeyenlerin, biraz daha yalnız kalıp kendini geliştirmek için yeni beceriler, bilgiler edinmesi aile ve arkadaşları için de iyi olabilir.


Pandeminin yıkımı büyük olursa kitlesel travma kaçınılmaz

Bazı ilişkilerimizi, fazla vaktimizi alan arkadaşlıklarımızı da sorguladığımız bir dönemdeyiz, değil mi?

Bazı insanlar, yalnızken daha az yalnız olduğunun farkına varacak belki de… İyi yaşam, doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir. 

Ama bu talihe sahip olmayanlar, başka deyişle dost, arkadaş seçimleri sadece aynı zamanda aynı yerde olmaya bağlı olan talihsizler için karantina süreci daha destekleyici bir arkadaş çevresi edinmek, iyi bir yaşam için düşünme fırsatı sunabilir.

Cezaevinden tahliye olanların yaşadığı bir travma vardır; caddede karşıdan karşıya geçerken bile zorlanırlar, uyum süreci gereklidir. Bu dönem sürerse benzer bir travma herkeste olabilir. Toplu olarak tahliye olduğumuzda ne olacak? 

Her insanın yaşananlara vereceği tepkinin bu dönemi nasıl geçirdiğine, yaşadığı kayıplara, sıkıntılara ve en nihayetinde kendi kişilik özelliklerine bağlı olarak farklı olacağını düşünüyorum. Yani salgın sonlanmadan hangimizde travmatik bir etki bırakıp bırakmayacağını, şiddetinin ne olacağını baştan söyleyemeyiz. 

Ama pandeminin büyüklüğü ve getireceği yıkım çok büyük olursa kişilik özelliklerimizi aşan, yani hepimizin baş etme becerilerinin üstünde bir yıkımla karşı karşıya kalırsak her insanın aşağı yukarı aynı derecede travmatize olacağını söyleyebilirim.

Yıkım büyük olursa, COVID-19 sonrası dünya genelinde hangi psikolojik hastalıkların artmasını bekliyorsunuz? 

Yaşanacak ekonomik zorluklar, beklenmedik eş dost kayıpları, işsizlik ve gelecek kaygısına bağlı olarak travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve kaygı bozukluklarında artış olması muhtemel görünüyor. Beklenmedik sayıda ölümlerin olduğu korkunç bir dehşetle karşı karşıyayız. 

Çaresizlik, dehşet ve büyüklenmeci sözler söyleyen insanların bir arada yaşadığı bir zamandan geçiyoruz. Bu felaket karşısında sorumluluklarımızı inkar eden bir ruh haline girmek, başkalarını suçlayarak rahatlamaya çalışmak, hem kendimizin hem de çevremizdekilerin kaygısını, huzursuzluğunu artırır. 

Her birimizin sorumluluklarını yerine getirmesi, başkalarını suçlamadan herkesin konuşması, asla sessizliğe gömülmemesi, olumsuzlukları dile getirmesi, yapıcı çözümler üretmesi oranında pandemi sonrasında ruhsal hastalıklarımızın ağırlığı azalacaktır.


Panik atak geçirenler ve anksiyetesi olanlar...

Bu dönem kaygı bozukluğu yaşamaya başlayan ya da anksiyetesi artan, panik atak geçiren kişilere ne önerirsiniz? Hastanelere gitmeleri de zorlaştı…

Panik atak bir hastalık değildir, her insanda belli koşullar altında ortaya çıkabilecek ruhsal bir tepkidir. Diğer taraftan panik bozukluk bir hastalıktır ve tedaviye muhtaçtır. Doktora gidene kadar, stresle başa çıkabilmek konusunda pek çok kurum web sitelerinde öneriler yayınlıyor, onlara bakılabilir. 

Dayanışma, yardımlaşma ve doğru bilgi kaynaklarını takip etmek insanın kaygısını kontrol edilebilir hale getirir… TTB, Türkiye Psikiyatri Derneği, Sağlık Bakanlığı ve DSÖ gibi kuruluşların web sayfalarını takip etmelerini önerebilirim.


Ölümü anlamak, yaşamı anlamaktan çok daha zor

Yaygın ve kontrol edilemeyen ölümlerin olduğu bu tip dönemlerde ölüm kavramı da değişime uğrar mı? 

Tarihte her bunalım dönemi düze çıkmıştır, hem de daha iyiye, daha güzele… İnsan her seferinde biraz daha özgürleşmiş, biraz daha güçlenmiş ve dünya daha yaşanabilir olmuş, insan ömrü uzamış, konforu artmış... Ancak ölümü anlamak, yaşamı anlamak kadar kolay bir şey olmamış insanlar için. 

Ölümü anlamak o kadar zor bir iş ki onun yanında yaşamı anlayıp yorumlamak işten sayılmaz. Canlılık eksiklikle, bir bakıma dengesizlikle, doymamışlıkla malüldür. Bu nedenle canlılık dengeye, durmaya, susmaya doğru, yani ölüme doğrudur diye anlıyorum. Başka bir ifadeyle ölüm dürtüsü yaşam dürtüsünün ardına gizlenir. 

Kimbilir belki de her şeyin ölüme doğru olduğunu gizleyebildiği için yaşamı seviyoruz. Son toplamda belirleyici olan ölümdür ve her ideoloji, her düşünce sistemi ortaya attığı ölüm ideolojisi ile insanları kendine bağlar.

Dolayısıyla ölüm kavramının nasıl bir değişim geçireceğini ve elbette ölüm anlayışına bağlı olarak yaşamın nasıl şekilleneceğini, salgının ardından hangi ideolojinin güçleneceği belirleyecek bir bakıma: Öteki dünya inancını savunanlar mı, metaryalistler mi, neoliberaller mi? Bilmiyorum.

Ya bireyler olarak tek tek bizim ölümle ilişkimiz farklılaşabilir mi? Mesela ölüm bizim için daha kabul edilebilir, sıradan bir olguya dönüşebilir mi?

Hepimizin kişilikleri, geçmiş acılarımızla baş etme biçimleri bunu belirleyecek. Örneğin, pek çok kişi her gün her yerde olan ölüm ve hastalık gibi olayları aileden sayılan birinin başına gelmedikçe kavrayamıyor ya da etkilenmiyor…

Kendi zayıflığıyla başa çıkabilmek için başkasının kederinden haz duyan kimi kişilikler ise mutlu olacaklar belki… Diğer taraftan bazı narsisistik kişilikler ölüm ve hastalığın onlara dokunmayacağına inanmaya devam edecekler muhtemelen.

Sizce siz nasıl etkileneceksiniz?

Bir insan kendi davasına yargıç olamaz. Aynı travmaya maruz kalan, daha onun içinde yaşayan biri olarak ben de kendimin bu süreçten nasıl etkileneceğini bilmiyorum, bilmem de mümkün değil.


Sözlerle ve bakışlarla da sevişilir

Birbirimize hatta kendimize, suratımıza dokunmanın hayatı riske attığı bu dönemde fiziksel olarak uzaklaştık. El sıkışma gibi basit bir temastan, kucaklaşmaya, öpüşmeye, sekse uzanan bir boyutta diğeriyle temas etmenin güvenli olmayabileceği düşüncesi davranışlarımızı ileride nasıl etkiler? 

Frengi veya HIV korkusundan daha fazla etkileyeceğini düşünmüyorum. Hatta onların bile insanların birbirine dokunmasına engel olmadığını, olmaması gerektiğini, onlar varken de gayet güzel sevişilebileceğini biliyoruz.

Birbirini seven, birbirine bağlanabilen, birbirini arzulayan daha da önemlisi sevişmeyi bilen insanlar bunu sözlerle, seslerle, bakışlarla da yapabilirler zaten. Cinsel birleşme, sevişmeyi bilmeyenlerin bildikleri tek yol olduğu için akla bu geliyor olabilir.

Evde, aile ile fazla ve zorunlu zaman geçirmenin salgın sonrası boşanmaları, ayrılıkları tetikleyebileceği söyleniyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu görüşü iddialı ve eksik buluyorum. Çin’de boşanmaların arttığına dair bir şayia var ama bu, belediye nikahı ile evliliği aynı şey sayanların yanılgısı olabilir. Birbirini sevip sevmediğini bilmeyen çiftler ayrılıp yeni birliktelikler kurabilirler ki bu da gerçek birlikteliklerin, gerçek evliliklerin artması sonucunu doğurabilir.

Yeterince birbirini tanımayan çiftler ise karantina süresince birbirlerinin huyunu suyunu daha yakından tanıyıp, öğrenince eşleriyle aşkı tadabilirler. Ekonomik çöküşün getireceği sosyal felaketlere bağlı olarak boşanmaların ne oranda artacağını tahmin etmek ise şu anda çok güç.

Yazarlarımızdan

06 Temmuz 2020, Pazartesi 07:09
06 Temmuz 2020, Pazartesi 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder