25 Kasım tüm dünyada “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak kabul ediliyor ve sonu gelmeyen bu şiddete karşı sayısız etkinlik düzenlenerek toplumlar nezdinde farkındalık yaratılmaya çalışılıyor.
Hükümetler, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, özel şirketler mevcut durumu değiştirebilmek adına yıllardır çok önemli kanuni düzenlemelere ve ses getiren kampanyalara imza atıyor. Ancak geldiğimiz nokta itibariyle, özellikle de ülkemizde durumun pek de parlak olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değil. Türkiye’de kadın cinayetlerine ve şüpheli kadın ölümlerine ilişkin resmi bir veri bulunmamakla birlikte, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2010 yılından bu yana kadın cinayeti verilerini; 2018 yılından bu yana da şüpheli kadın ölümlerini raporluyor.
Bu çalışmaya göre, ülkemizde, 2021’de 280 kadın cinayeti, 217 şüpheli ölüm; 2022’de 334 kadın cinayeti, 245 şüpheli ölüm; 2023’te 315 kadın cinayeti, 248 şüpheli ölüm; 2024’te 394 kadın cinayeti, 258 şüpheli ölüm gerçekleşti. 2025’in ilk 10 ayında ise erkekler tarafından 198 kadın öldürülürken, 213 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Son altı yılda şüpheli kadın ölümleri yüzde 96 oranında arttı ve bu yıl ise ilk kez şüpheli kadın ölümleri, erkekler tarafından öldürülen kadın sayısını geçti.
Her üç günde iki kadın şüpheli şekilde hayatını kaybediyor. Bu da alınan tüm önlemlere, sürdürülen farkındalık çalışmalarına rağmen hâlâ bir yerlerde takılıp kaldığımızın ya da bazı şeyleri yeterince iyi yapamadığımızın bir göstergesi. İyi de ne yapmalıyız?
Öncelikle, kanunların olması gerektiği gibi uygulanmasının sağlanması ve haksız indirimler nedeniyle cezasızlık algısının artmasının önüne geçilmesi gerekiyor.
Ayrıca koruma kararlarının eksiksiz olarak yerine getirilmesi ve sosyal destek mekanizmalarının artırılması şart. Erkeklerin kadınların yaşam tarzına müdahale ettikleri baskılama ve kontrol etme kültürünün derinleşmesinin de aşılması için adımlar atılmalı.
Tabii ki bilgilendirme çalışmalarına devam etmeli, en yüksek sayıda insana ulaşıp eşitlik kavramının önemini anlatmalı; buna rağmen şiddet eylemlerini sürdürenleri en ağır şekilde cezalandırmalıyız. Ama hepsinden daha da önemlisi anaokulu seviyesinden başlayarak gelecek nesillerin bilinçlenmesini sağlamalıyız.
Okullarımızda mutlaka ve mutlaka kadın-erkek eşitliğiyle ilgili bir ders bulunmalı. Binlerce yılın getirdiği alışkanlıklar, gelenek adı altındaki baskılar, “Biz böyle gördük” saçmalıkları ancak eğitimle aşılabilir. Bunun için de alttan gelen nesillerin doğru şekilde bilgilendirmesi şart. Özellikle de kadın-erkek eşitliğinin sosyal ve ekonomik açıdan ülkemize ne tür katkılar sağlayacağının herkes tarafından kavranması için yoğun emek sarf edilmesi gerekir. Şayet bunları başaramazsak daha uzun yıllar artan veya azalan şiddet vakaları, ölüm sayıları üzerinden bu konuyu ele almaya devam edersek büyük manzarayı kaçırırız. Ve sadece bugünü kaybetmekle kalmayıp geleceği de ıskalarız.
DÜNYANIN BAHÇESİ TÜRKİYE
Ekilebilir alanların azaldığı, su kaynaklarının hızla tükendiği, iklim krizinin sarstığı bir dünyada tarımın Türkiye’nin en stratejik sektörlerinden olduğunu ve mutlaka ayrı bir özenle ele alınması gerektiğini her fırsatta söylüyor ve savunuyorum. Ülkemizin dünya üretim miktarlarındaki yeri de bunu doğruluyor.
Son verilere göre Türkiye’nin, dünya üretim sıralamalarında ilk üçte 22 ürünü yer alıyor. Türkiye; fındık, incir, kayısı, haşhaş, kiraz, ayva ve keçiboynuzu üretiminde zirvede; salatalık ve vişne üretiminde ikinci sırada; Antep fıstığı, mandalina, şeftali, ıspanak, nohut, elma, kızılcık, karpuz, kavun, pırasa, biber, domates ve zeytin üretiminde ise üçüncü sırada bulunuyor. Daha da önemlisi bundan çok daha fazlasını başarabilecek potansiyele sahibiz. Yeter ki sorunları doğru şekilde ele alıp teknolojiyi de içine alan çözümler üretebilelim.
