Geçen hafta sosyal medyada en çok konuşulan konuların başında, özel okullarda asgari ücret ve altında maaş alan öğretmenlerle ilgili tartışma yer alıyordu.
Bir gencin sokakta başka bir genç tarafından öldürülmesi artık “istisna” bir haber değil. İsimler değişiyor, semtler değişiyor ama hikâye ürkütücü biçimde aynı kalıyor. Ani bir öfke, küçük bir tartışma, bir bakış, bir söz… Ve geri dönüşü olmayan bir son. Aras Çağlayan cinayeti, bu zincirin yalnızca en son halkası.
Bugün bu çocuklar, sadece yaşları gereği sempatikleştirilerek “suça sürüklenen çocuklar” şeklinde tanımlansalar da; karşımızda şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası olarak algılayan, empati duygusu körelmiş, sınır kavramı bulanıklaşmış bir kuşak var. Ve bu kuşağı anlamadan, sadece cezalarla konuşarak çözüm üretmek mümkün değil.
Aile, okul, mahalle ve medya gibi geleneksel denge unsurları zayıflarken; gençlerin referans aldığı kültürel normlar hızla değişti. TikTok ve benzeri platformlar, yalnızca bir eğlence alanı değil; aynı zamanda yeni bir kültürel norm üretim merkezi. Suçu romantize eden, “korkulan olmayı” saygınlıkla eşitleyen bir dil üretiyor. Güç gösterisi, meydan okuma, “saygı”yı şiddetle kazanma fikri, kısa videolarla parlatılıyor. İzlenen içeriklerde kötülük çoğu zaman cezasız, sonuçsuz ve hatta alkışlanan bir performans gibi sunuluyor. Sürekli tekrar edilen her şey gibi, bu da zamanla normalleşiyor.
Bir çocuk için “doğru” ve “yanlış” artık ailesinden ya da okuldan çok, algoritmanın önüne düşürdüğü görüntülerle şekilleniyor. Bıçak taşımak, kavga etmek, tehditkâr olmak; bazı gençlerin dünyasında korkulacak değil, “itibar kazandıran” davranışlar haline geliyor. Yeni normal, bizim bildiğimiz normlarla örtüşmüyor.
Bu noktada ailelerin sorumluluğu tartışmasız. Sınır koymak, rehberlik etmek, çocuğun dünyasına dahil olmak zorundalar. Ancak bunu yalnızca ailelerin omzuna yüklemek de gerçekçi değil. Çünkü dijital dünyanın etkisi, bireysel çabaların çok ötesinde.
Bu çocuklarda ana eksik olan “sahipsizlik”. Aidiyet duygusu zayıflayan genç, kendine ait bir yer arıyor. Bunu bazen bir mahalle grubunda, bazen sanal bir “çete” kültüründe, bazen de şiddet üzerinden kurulan sahte bir saygınlıkta buluyor. Devlet, okul ve aile arasındaki bağ zayıfladıkça; bu boşluğu daha kontrolsüz yapılar dolduruyor.
Çözüm; erken yaşta sosyal ve duygusal eğitimle, çocukların öfke, hayal kırıklığı ve çatışma duygularını yönetebilmeyi öğrenmesiyle başlar. Okullarda yalnızca akademik başarıyı değil, karakter gelişimini merkeze alan bir sistem şart. Aileler için destekleyici, rehberlik edici sosyal politikalar olmazsa bu yük tek başına
taşınamaz. Denetim, algoritma sorumluluğu ve yaşa uygun içerik politikaları bir lüks değil, toplumsal güvenlik meselesidir.
Aras Çağlayan’ın adı, bir istatistik satırında kaybolmamalı. Çünkü her benzer ölüm, bize aynı soruyu yeniden sorduruyor: Biz nasıl bir dünya kurduk ki, çocuklar bu dünyada birbirini öldürmeyi mümkün görüyor?
Bu soruyu dürüstçe yanıtlamadan, hiçbir çözüm gerçek olmayacak.
