Kendinin heykeltıraşı olmak

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News
  • Neye ihtiyacın olduğunu anlayabiliyor musun?
  • İhtiyaçlarını doğru şekilde giderebiliyor musun?

Hayata gözlerimizi başkalarının bakımına muhtaç biçimde açıyoruz.

Bu bakıma yıllarca ihtiyaç duyuyoruz, birinin bize yedirmesine, içirmesine, bizi temizlemesine, sıcak kollarına almasına, bizim adımıza planlar yapmasına, karar vermesine, aksiyona geçmesine…

Sonra yıllar içinde bu “başkaları” yavaş yavaş, kademe kademe hayatımızdan çıkıyor; önce biberonumuzu, bardağımızı kendimiz tutmayı öğreniyoruz, sonra adım adım yemek yemeği, içinde yalnız kalmayı, kendimizi oyalamayı, tek başımıza tuvalet ihtiyacımızı gidermeyi, yıkanmayı, uyumayı, bir yerden bir yere gitmeyi, tek başımıza yaşamayı, belki tamamen yabancı bir ülkede kimseyi tanımadan hayatımıza devam etmeyi, bir başkasına bakmayı, bir başkasının ihtiyaçlarını görmeyi öğreniyoruz…

Sağlıklı gelişim dediğimiz şey, desteksiz, bir başkasının bakımı olmadan hayatta kalamayacak bir minik bedenden, her türlü güçlüğe, değişikliğe, sarsıntıya ayak uyduracak, adapte olacak, kendini koruyacak, ihtiyaçlarını anlayacak ve ihtiyaçlarına nasıl karşılık vereceğini bilen yetişkinliğe giden yol aslında. 

Birinci kişilik inşa dönemi 

Bir insan topluluğunun içinde kendimizi buluveriyoruz. Onları kabul veya reddetme şansımız yok. Hayatımızın neredeyse ilk çeyreğinde (çoğu durumda çok daha uzun) ailemizin bizim adımıza oluşturduğu, kurguladığı gündelik hayat akışına göre yaşıyoruz.

Beslenme şeklimiz, uyku saatlerimiz, sorumluluklarla ilişkimiz, evin genel halinin neşeyle, öfkeyle, sohbet etmekle ilişkisi, evdeki yetişkinlerin iş dışındaki zamanlarını geçirme biçimi, bize yedirirken, içirirken, yıkarken, saçımızı tararken, bizimle konuşurken tavırları, ses tonları… Bizim sesimizi duyup duymamaları, endişelerimizi, korkularımızı, ihtiyaçlarımızı görüp görmemeleri, ihtiyaçlarımız karşısında çok korumacı, müdahaleci, sert, yumuşak, dengesiz olmaları…

Tüm bebeklik, çocukluk, gençlik dönemlerinde karşımıza çıkan herkes, her durum biz farkına varmadan bizi inşa ediyor.

Kişilik dediğin nedir ki? 

Hayatımızın ilk dönmelerinde hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz stratejiler…

Bazen çevremizde ne gördüysek o oluyoruz, bazen de çevremizde gördüklerimiz olmamak için çabalıyoruz. 

Gözlerimizi açtığımız ev, aile, çevre bizim hayat arketipimiz oluyor.

Ve galiba gözlerimizi açtığımız ev aynı zamanda “kendilik” arketipimiz oluyor.

Hem dış dünya hem de kendilik arketipimiz…  

Sonra yavaş yavaş kendi öz bakımımızı yapmaya başlıyoruz, evden uzakta geçirdiğimiz zamanlar evde geçirdiğimiz zamanlardan uzun oluyor.

Ailemizle ilişkimiz devam ederken, kendi alternatif ailemiz diyeceğimiz arkadaş grubumuzu oluşturuyoruz, romantik ilişkileriz oluyor, kendi çekirdek ailemizi kuruyoruz.

Kendi günlük programımızı, kendi tercihlerimizi, kendi yaşam anayasamızı sokuyoruz devreye.

Peki öyle mi oluyor sizce?

Sorunun cevabını Arundhati Roy’dan alalım; insanın içinde kağıdın parmağı kestiğinde bıraktığı sızı gibi bir sızı bırakan kitabından, “Küçük Şeylerin Tanrısı”ndan:

“Margaret Kochamma, ailesinin yanından ayrıldıktan sonra, onların istediği türde bir kız olmaya başladığını fark etti. Gerçek dünya ile yüz yüze gelince, eskinin kurallarına sıkı sıka sarılmış ve kendisinden başka başkaldıracak kimse bulamamıştı karşısında. Böylece, Oxford’da da gramofonunu, ailesinin yanındayken izin verildiğinden biraz daha yüksek sesle çalmak dışında, uzaklaşmış olduğunu düşündüğü aynı küçük, katı hayatı yaşamayı sürdürdü…”

Kimimiz geçmişinden aldığı kişilik geleneğinden memnun yaşayabilir.

Ama kimimiz hayatının bir döneminde şöyle bir şey hisseder; alışkanlıkları, kişilik özellikleri ona hizmet etmez, değişmek, adeta tazelenmek ister.

Kişiliğin ikinci inşa dönemi

İşte bu evre büyülüdür. 

“Kimim ben?” sorusunu sorduğumuz bir evredir.

  • Ne istiyorum?
  • Hayattan ne bekliyorum?
  • İstediklerimi bana kim verecek?

Kendimizi ele alma vaktidir. 

Küçük bir çocuk onlarca kez “annneee” diye annemize seslenip, karşımıza çıkan her belirsizliği ona sorarken, bu devrede soruları soran ve cevaplayan kişiyizdir.

Önümüzdeki belirsizliği giderecek şey verdiğimiz cevaplardan ziyade, sorduğumuz sorular olacaktır.

Kendi aile evinden çıkan her kişiliğin yeniden inşa edilmesi gerekli.

İnsanın kendi kişiliğini yeni baştan inşa etmesi demek geçmişte gördüğü, öğrendiği, benimsediği her şeyi yumuşak, şefkatli bir farkındalıkla önüne sermesi.

Tıpkı yaş günlerimizde hediye paketlerini açarmışçasına kişiliğimizi merakla açmak…

  • Aaaa bu paketin içinden neşe çıktı…
  • Bu paketten düzen alışkanlığı varmış…
  • Bu koca paketin içinde ne var acaba? Aaa öfke varmış…
  • Bu güzel minik kutuda ne var ki? Yoksa bu iyimserlik mi? Şu anda tam ihtiyacım olan şey, o kadar istiyordum ki bu iyimserliği…

Yaş günlerimizde nasıl bir sürü hediye alıyorsak, işte doğduğumuz evden de öyle hediyeler alıyoruz. Her yaş gününde çok sevdiğimiz hediyeler oluyor, hiç işimize yaramayacak, bizlik olmayan hediyeler de…

Ve bazen bayıldığımız bir hediye belli bir süre sonra işlevini kaybediyor.

Kişiliğimizi oluşturan özelliklerimiz de aynen öyle aslında. 

Her bir kişilik özelliğimizin hayatımıza girmesine dair bir hikayesi, işlevi oluyor.

Ve bazen kişilik özelliklerimiz hayatımızdaki işlevini, görevini tamamlıyor.

O kişilik özelliklerimizle ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz imkansız hale geliyor.

Gergin, kavgacı, öfkeli bir ailede büyürken, sessiz, adeta görünmez bir biçimde yaşamak, öfkeyi üstümüze çekmekten bizi koruyabilir ama yetişkinliğimizde hayatımızda elde etmek istediğimiz şeyler için mücadele etmemizde engel olabilir.

Kişilik özelliklerimiz bizim yazgımız, bizim tek değişmez gerçeğimiz değil. Nasıl mevsimler değişiyorsa, sonbahar yerini kışa, kış yerini ilkbahara, ilkbahar yerini yaza, yaz da yerini sonbahara bırakıyorsa, her mevsimin özellikleri, rengi, kokusu, ısısı, güzelliği, zorluğu nasıl kendine has oluyorsa, hayatımızın dönemlerinin de kendine has kişilik özelliklerine ihtiyacı var.

İşte bu ihtiyacı gördüğümüzde, fark ettiğimizde kendimizi yaratma, inşa etme sürecine girmiş oluyoruz.

Bu aslında evimizde dip köşe temizlik yapmak için, tüm eşyalarımızı, kıyafetlerimizi gözden geçirmeye benziyor.

Böyle bir temizlemeye ve düzenlemeye giriştiğimizde kendimize şu soruları sorarız;

  • Buna artık ihtiyacım var mı?
  • Bu işime yarıyor mu?

Ya da dünyaca ünlü Japon düzenleme ustası Marie Kondo’nun sorduğu soruyu kendimize sorabiliriz:

  • Bu eşyam, giysim bana neşe, heyecan, mutluluk veriyor mu?

Soruyu biraz değiştirmeye ne dersiniz?

  • Bu kişilik özelliğim bana ne sunuyor? Neşe, heyecan, mutluluk, öfke, endişe? 

Marie Kondo ev düzenlemelerinde her eşyayı teker teker elinde tutmayı, o eşya ya da giysiyle temas etmeyi ve o eşyanın veya giysinin sizin üstünüzde “şu anda” nasıl bir etki yarattığını düşünmenizi ister.

Geçmişte severek kullanmış olabilirsiniz. Sık sık işinize yaramış olabilir.

Ama şu anda seviyor musunuz, sizin hayatınıza neşe, güzellik katıyor mu?

Kondo, atılmasına karar verilen eşyalara teşekkür edilmesini öneriyor; eşyayı alıp hızlı bir biçimde çöp poşetine atmak yerine, bir süre elinde tutup, sana sunduğu fayda, işlev, keyif için teşekkür etmek, onunla vedalaşmak…

İşte biz de zaman zaman kişilik özelliklerimizi gözden geçirebiliriz.

İçimizde artık bize hizmet etmediğini hissettiğimiz özelliklerimize baksak, onları elimizde tutsak, onlara teşekkür etsek ve…

İşte burada sihirli bir değnek yok. Kişiliğimizin bize dert olan, bizi aşağıya çeken, mutsuz eden özelliklerini bir anda karar vererek ortadan kaldıramıyoruz.

Kendimizi anlamaya çalışmak, kendimize farkındalıkla yaklaşmak, meditasyon yapmak, terapiye gitmek, kendimize uygun destekleri almak çok önemli.

Ve kendimizi “ben öyleyim, böyleyim v.s.…” deyip etiketlemek yerine, zaman zaman:

“Ben kimim?” diye sorsak, 

“Nasıl özelliklerim var benim?” diye kendimize bir baksak,

“Bu özelliklerimle kendime bakabiliyor muyum, ihtiyaçlarımı yerine getirebiliyor muyum, mutlu olabiliyor muyum?” 

Oysa kendimiz üstünde hiç düşünmeden, gündelik hayata kendimizi kaptırıp gittiğimizde bilin bakalım ne oluyor?

Ezbere yaşanmış bir hayat…

Önceden öğrenilmiş, öğrenilen haliyle yaşanan, adeta otomatik pilota alınmış bir hayat

Oysa kendi heykelimizi yapan bir heykeltraş olabiliriz.

Kendimize şekil veren, kendimizi yaratan…

Kararlarıyla, aksiyonlarıyla, tercihleriyle, tuttukları ve vazgeçtikleriyle…

 Çağla Güngör, Mindfulness Koçu- www.yogabiz.pro

Sıradaki haber yükleniyor...
holder