Beginning: Gürcistan’dan sıra dışı ve güçlü bir ilk film

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

“Beginning”, Cannes 2020 Resmi Seçkisi’nin en iyi ilk filmi olmasının yanı sıra, en iyileri arasındaydı da. Dea Kulumbegashvili, Gürcü sinemasından son yıllarda çıkan en heyecan verici isimlerden biri. Yehova Şahitleri’nin rahatsız edici izdüşümlerini; Reygadas, Dumont, Tarkovsky, Akerman ve Pasolini’den fark yaratan esintilerle canlandıran ‘yıkıcı bir şiir’ olarak tasarlıyor. Gürcistan’ın 2021 Oscar adayının, Türkiye’de ilk kez 29 Ocak’ta MUBI’de gösterilecek olması sinemaseverler için büyük fırsat!

Filmin notu: 7.5

Reygadas'ın başyapıtına çokça selam çakıyor 

Meksika sinemasının rahatsız edici auteur’ü Carlos Reygadas, 2007’de “Sessiz Işık”a (“Stellet Licht”, 2007) imza attığında kökten dinciliğin yol açabileceklerine dair çarpıcı bir başyapıt bırakmıştı. Almanca konuşan Mennonite komününde olup bitenler, üstelik 2.35:1’de eşi benzeri olmayan karelerle de sunuluyordu. Karanlık gökyüzünden kameranın kaydırılmasıyla girilen bu dünya, başka bir evrenin sözünü veriyordu. İnanç ütopyasının adı konuluyordu.

Bergman’ın “Kış Işığı”na (“Winter Light”, 1963) ya da Dreyer’in “Gazap Günü”ne (“Day of Wrath”, 1943) daha iddialı, rahatsız edici ve belki de epik cevap gelmişti. Orada yasak ilişki de görsel sarhoşluğun arasında öne çıkan temalardan biriydi. Dini partizanlığa dair sinemasal öğelerin arayışına girilmişti.

Kafkaslar'ın kökten dinci kurum kimliği değişken 

Dea Kulumbegashvili, “Başlangıç”ı (“Dasatskisi”, 2020) Reygadas’ın –yürütücü yapımcı olduğunu inkar etmeyerek- “Sessiz Işık”taki ruhani açılış ve kapanışına selam çakmakla birlikte toplumsal tutuculuğun yol açtıklarına Gürcistan doğasından bir cevap gibi planlıyor çoğu kez. Filme Hz. İbrahim’in oğlunu feda etmesini izleyen bir İncil okuma grubuyla start veriliyor.

Burada 1.33:1 çekilmiş sekiz dakikalık plan sekansta yaşatılan baskın/terör sahnesiyle aslında Protestan Hıristiyanlar’ın bir alt grubu olarak bilinen Yehova Şahitleri’nin de kökten dinciler arasındaki içsel savaşın izlerini daha derinden gözlemlememiz sağlanıyor. Ortodoks Gürcistan’da bu kutsal sapma da aslında bir varoluş sorgulamasına kadar gidiyor. 

‘Hadewijch', 'Dielman' ve 'Marianne' ile akrabalık kuruyor 

Temelde öykünün; ‘yasak ilişkisi aldatması’ olarak ilerlediği bir Meksika komününden Gürcistan’da terörün devreye girebildiği Balkan ülkelerinin kültürüne yaklaştığı görülüyor. İkinci karede bir ağacın önünde gördüğümüz Yana’nın ciddi bir ‘hayat ağacı’ göndermesiyle aslında her şeyi yeniden inşa etme hedefi var. Hatta burada Dumont’un “Hadewijch”indeki (2009) erkek sevgilisinin bir terör grubuna sokmasıyla intihar bombacılığına kayan Celine Vel Hadewijch’le akrabalık kuruluyor. Bir çeşit Kafkasların Hadewijch’ini izliyoruz.

İki saat boyunca yönetmenin 35mm çalışarak sabit kamera ve süresi dört dakikanın altına düşmeyen uzun planlarla rahatsız edici sekanslar servis ettiği söylenebilir. Özellikle ikinci yarının başlarındaki çok iyi çekilmiş ‘tecavüz-vahşi seks sekansı’ da sömürüye kaymadan iddialı hale geliyor. Böylesi tartışma yaratacak sekansların üzerinden ilerlerken de sanki Yana, Akerman’ın “Jeanne Dielman”ı (1975) misali bir feminist isyana da sapıyor. ‘Hadewijch’ gibi bu inanç dünyasında kaybolmuyor, aksine hayali uzuvlarından dışarı çıkmak için çabalayan bir karaktere dönüşüyor.

“Sessiz Işık”ın Kazakistan doğumlu Marianne’ı ile Jeanne Dielman’ın kesişmesi de ilginç bir hava katıyor. Marianne’ın motivasyonu ve cemiyete yaptıkları, ahlaki sarhoşluk burada da canlanıyor yeniden. Oradaki vahşi seks sahnesi ise daha yabancılaştırıcı bir şekilde doğada 1.33:1’de derin odakla, hafif alan sarhoşluğu ile sunuluyor aslında. ‘Tecavüz ve intikam filmleri’nin sanatsal boyutunda bir taşra tasviri izliyoruz.

Görüntü yönetmeni Tarkovsky'nin geleneğine kadar götürüyor 

Belaruslu görüntü yönetmeni Arseni Khachaturan, bolca derin odak kullanırken, dar odağı da zaman zaman devreye sokabilen bir sinematografinin üzerine gitmiş. Soyut karelerin peşinde koşarken aslında Tarkovsky’nin Sovyet sinemasının geleneğine soktuklarına, monokrom gerçeğine kadar gidiyor. Fakat o geleneği başka bir şekle sokma dönüştürme arzusu var. 

Araya bir imgenin de girip psikolojiyi sarstığı görülebiliyor. Gürcü sinemasının her daim sürrealizmle ilişkisindeki şiirsel tarla manzaralarını işin içine dahil etme arzusu var. Giorgi Shengelaia ile de akrabalık kuruluyor. Örneğin açılış sekansının ardından doğanın karşısında duran kadının imgesel yalnızlığı gerçekten vurucu. 

Bunun ötesinde de işin içine ‘kaydedilen videolar’dan da bir şeyler alınabilir. Bunların ‘kanıt’a dönüşürken ortada gerçek hayat olması işin boyutunu daha da sarsıcı hale getiriyor. Aslında büyük oranda kökten dinciliğin başlangıcı olarak yol açabileceği rahatsız ediciliğe dikkat çekme hevesi çok bariz.

Yaşananların hayal olması isteniyor 

Bu da filmin “Salo ya da Sodom’un 120 Günü”yle (“Salo”, 1975) söylemsel açıdan çarpışmasını sağlıyor aslında. Orada hazcı bir aristokrat grubunun yaşattığı cinsel ve sadomazoşist fantezi burada başka bir şekilde canlanıyor bir bakıma. Pasolini’nin sinemayla ilişkisi; Kulumbegashvili’nin kimliğini oluştururken örnek aldığı öğelerden. Onun rahatsız ve provoke etmeye dair yaptıklarını kendini özgü bir dille canlandırma arzusu var. Gürcistan’da genelde bu kadar tartışma açacak sahnelere imza atan bir kimlik görmedik. Bu sebeple de ‘provokatif’ sıfatıyla anılma ihtimali de beraberinde geliyor.

Bunu yaparken Dreyer’in bir rahibin yasak ilişkisine odaklandığı “Gazap Günü” de ucundan devreye giriyor. Ama daha ziyade burada kendini güncel kökten dinci bir grup, komün üzerinden anlatma arzusu var. Yana’nın fazlasıyla yanında olurken, belki de Yehova Şahitleri’nin o kadar tutucu olduğuna dikkat çekiliyor ki bir yerden sonra yaşananların da hayal olmasını arzulatan imgesel bir sarhoşluk devreye giriyor. Her şeyden önce özel bir gruptan ziyade inanç problemine dikkat çeken bir film izliyoruz.

Gürcü sinemasından son 10 yılda gördüğümüz en heyecan verici çıkışlardan 

“Başlangıç”ın bu açıdan açılıştaki patlama ile finaldeki ruhsal kayboluş arasında kurduğu denklem çok değerli. Ruhsal, soyut ve şiirsel olurken kendine özgü bir dil yaratma çabasıyla da ilerliyor. Bu sayede de aslında ‘şiddet’in izdüşümlerini rahatsız edici kareler eşliğinde bize sunup her şeyi yeniden başlatmanın üzerine gidiyor belki de. Bu sayede varoluşçu metinler açıyor. Bu durum da Nikolas Jaar’ın da incelikli ezgilerinden de destek alan komün yorumuna dikkat çekiyor.

Kulumbegashvili, “Sessiz Işık” kadar ustalıklı bir başyapıta imza atıyor mu tartışılır. Ancak Ana Urushadze’nin “Korkunç Anne”si (“Sashishi Deda”, 2017) ve Russudan Glurjidze’nin “Başkasının Evi” (“Skhvisi Sakhli”, 2016) ile birlikte Gürcü sinemasının son dönemde çıkardığı en iddialı ilk kurmaca filmi duyuruyor. 

Kulumbegashvili-Oneli geleneği sürüyor 

Bir gelenek olan ülke sinemasında özellikle güncel denemeler de dikkat çekiyor. Buradaki de bu açıdan değerli bir çıkış. Her şeyden önce kökten dinciliğin, cemaatçiliğin bir problem olduğuna dikkat çekerken, soyut ve modern bir filmle sınırlar zorlanıyor. Asap bozuyor, geriyor ve daha fazlasını yapıyor. Bir kadının mücadelesiyle de aslında feminizm okumalarını da beraberinde getiriyor. 

Kulumbegashvili’nin, Rati Oneli ile 2014’ten başlayan, senarist, yapımcı veya oyuncu olarak ortaklığı burada da devam ediyor. İlk yola çıkış yönetmen-yapımcı-oyuncu ilişkisiyle Cannes’da Altın Palmiye’ye aday olan kısa metrajı “Invisible Space” (“Ukhilavi Sivrtseebi”, 2014) ileydi. Oneli’nin yönettiği diyalogsuz ama şiir gibi uzun metrajlı maden belgeseli “Güneşin Şehri”ndeki (“City of the Sun”, 2017) Kulumbegashvili’nin ortak senaristliğinden sonra yine soyutluk arayışında üst seviye bir iş izliyoruz. 

İkilinin 2016 tarihli siyah-beyaz kısa metraj ‘Léthé’nin ardından görüntü yönetmeni Khactaturan’la da ikinci birliktelikleri bu! Oneli “Başlangıç”ta hem en öne çıkan rollerden birini (David) oynuyor hem ortak senaristliği üstleniyor hem de ortak yapımcılık yapıyor. Kulumbegashvili’nin iki kısasıyla Cannes’da Altın Palmiye için yarıştıktan sonra 2020’de Resmi Seçki’ye girmesi elbette şaşırtıcı değildi. Pandemi sebebiyle Cannes’ın yarışmasına dönüşen San Sebastian 2020’den Altın İstridye, En İyi Yönetmen ile En İyi Senaryo Ödülleri ile dönmesi ise rakipsiz ulaştığı bir zaferdi.

‘Soyut bir hayal' ya da 'rahatsız edici bir kabus'un başlangıcı

Sessizlikten çok şey almak da tesir edici bir yıkıcılıkla servis ediliyor. 35mm’ye dijital çağında devam etme inadı gerçek sinema aşılamamızı sağlıyor. Bunun dışavurumlarını gerçekten de somutluktan ziyade soyut kamera açılarıyla 1.33:1’de vurgulanırken ‘çarpıcı’ bir şekilde teneffüs ediyoruz. Esas olan da bu olsa gerek! Başından sonuna kadar bir uyum içinde ilerleyen ve her şeyi imgesel bir kökten dincilik vurgusuna kaydıran bir yalnızlıkla çıkageliyor Kulumbegashvili.

Bunun peşine düşerken de aslında ‘soyut bir hayal’in, ‘yapıbozucu bir yalnızlık’ın, ‘şiirsel bir yabancılaşma’nın, ‘rahatsız edici bir kabus’un ya da ‘özgürlükçü bir isyan’ın sinemasal parçalarını canlandırıyor. Her şeyin başlangıcı belki de tüm bu rahatsız edici sahneleri deneyimleyip mitolojik bir yeniden doğumla yüzleşmek olabilir. Kontrolden çıkan inanç problemine dikkat çekerek soyut noktalanıyor film. Kapıyı açık bırakıp yıkımın da hayalin de devamı gelecek diyor belki de.


Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder