Berlinale’den ‘All the Dead Ones’ ve ‘Siberia’ eleştirileri

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

20 Şubat-1 Mart arasında düzenlenen 70. Berlin Film Festivali’nde yarışan “All the Dead Ones” ve “Siberia”yı değerlendirdim.

Filmin notu: 6.6


‘All Dead Ones': Epizodik, gizemli ve melez bir kölelik öyküsü


Brezilya sinemasında Gabriel Mascaro, Kleber Mendonça Filho ile beraber Marco Dutra da 2010’larda çıkış yapan en önemli yönetmenlerden oldu. Dutra’nın 2011’den itibaren melez ve entelektüel tür filmleriyle kendi imzasını koymaya başladığı görüldü. Bunların başlangıcında aslında gerçekçilik içeriğin ve melez yapının fazlasıyla önüne geçiyordu. Ama zamanla arayışın anlamlı hale geldiği, müzikalin, korkunun öne çıkabildiği denemeler izledik. Şimdinin sağcı başkanını da eleştiren, ‘içeride saklanan gerçekler’ eleştirisi keskin bir şekilde yapılabiliyor. Onun kadar iddialı hale gelmese de Guto Parente de tür sinemasında özgürlükçülüğüyle bir ekole dönüşme arzusundaydı bu devirde.

Dutra, Juliana Rojas ile birlikte “Görgü Kuralları” (“As Boas Maneiras”, 2017) ile aslında farklı bir boyutun sözünü vermişti. Müzikal sahneler de barındıran yapıt, ikiye bölünüp iki epizot arasındaki yapısal uçurum ile şaşırtıyordu. Bunun ötesinde plastik bir LGBTİ+ kurt adam filminin varlığına dikkat çekiyordu. O filmin kurgucusu Caetano Gotardo burada ortak yönetmen koltuğuna yerleşiyor.

“All the Dead Ones” (“Todos Os Mortos”, 2020) Brezilya’da köleliğin kaldırılmasından kısa süre sonra, 1899’da geçiyor. Aslında zaman-mekan ilişkisini düşünürsek tek mekan ağırlıklı ve genel planları öne çıkarmayan bir yaklaşım var. Bunun ötesinde de önemli günleri merceğine alan (ölüm günü, karnaval dahil) epizodik bir anlatı benimseniyor. Filmin gerçekliği bu damardan yürüyor.

Absürd komedi ise saklı bir şekilde fark edenini bekliyor. Bunu yaparken karakterlerin aslında başlangıçta gördüğümüz kahve tanelerinden finaldeki sürprize uzanan bir şekilde tipik bir Dutra motifine dönüştüğü görülüyor. Genelde böylesi saklı sembolleri melez ve gizemli yapılara malzeme ettiği bilinir yönetmenin.



Burada da final sekansının çarpıcı hali gerçekten bizi Saverio Costanzo’nun “In Memory of Me”sinde (“In Memoria di Me”, 2007) bir anda Hıristiyanlık kurumunun sadece bir adada olduğunu, oraya sıkıştığını vurgulayan ütopik anlamın bir benzeri yaşatıyor. Filmin ‘perili ev filmi’ alt türünde ‘anti’ sıfatıyla hareket ettiğini görüyoruz.

Bu durum ışığında kapanışın bir anda zaman-mekan ilişkisini yok ederek günümüzdeki sağcı rejimde yaşam derdine düşmeye ve bir anda korkutucu bir ruh olmaya kadar gitmeye dair yorum sarsıcı. Belki de Dutra’nın kariyerinin “Görgü Kuralları”yla beraber en kalıcı finali bu filmde.

Kölelik öyküsü olarak Schleinzer’in 1.33:1 çekilmiş sınırları zorlayan “Angelo” (2018) kadar yukarıda bir film yok belki. Ama onunla da rekabete girebiliyor “All the Dead Ones”. Adeta tabutlarda saklanan kölelik ve ırkçılık problemine dair dirilmesi gerekenleri arkasına almaya çalışıyor. Bunun altını da sağcı Brezilya’da politik bir motivasyona dönüştürüyor.


‘Siberia': Jodorowsky gibi olmak isteyince ucuzluğu ortaya çıkıyor


Filmin notu: 4.

1951’li Abel Ferrara, şiddeti kullanma şekliyle fazlasıyla ahlaki tartışmalarla anılmıştır. Öte yandan “Bad Lieutenant” (1992) gibi klasiğe dönüşen bir ‘kötü polis polisiyesi’ filmi de üretmiştir. 2000’lerde sadece “New York’a Hoşgeldiniz” (“Welcome to New York”, 2014) ve “4:44 Dünyanın Son Günü” (“4:44 Last Day on Earth”, 2011) ile tatmin edebilmişti. Genel anlamda ise vasatı geçemeyen bir kariyer ivmesine sahip.

“Siberia”da (2020) da bu geleneği sürdürmüş. Aslında Willem Dafoe’nun “Pasolini”nin (2014) sonunda ‘Siberia’ya başladığını anlatan ilginç bir gönderme vardı. Burada onun devamını izliyor gibiyiz bazı açılardan. Ama Pasolini’den ziyade Jodorowsky şekline girmeye çalışan bir Ferrara var. Bu sayede de aslında o bağımsız dönemindeki dingin kamera kaydırmalarıyla minimalist tür filmlerine imza attığı, o Ken Kelsch’li yılları arıyoruz.

Yönetmenin ortası yoktur. Ya erotizmi fazla sömürüp vasatın üzerine çıkmayan eserler çıkarır ya da şiddeti eleştirmesiyle sınırları zorlayan eserlere imza atar. Bu eğilim burada da görülüyor. Tabiri caizse Ferrara, tek mekandan ve bağımsız ruhtan uzaklaşınca adeta kötü yola sapıyor. Arkasında saklanan B-tipi ve kitsch damarını açığa çıkarıyor. Plastik ve iddialı imgeler açığa çıktıkça film de alay konusu olacak bir hale geliyor.

Ferara’nın bireysel Rusya ya da Sibirya fantezilerini arka arkaya izliyoruz. Neredeyse A.F. ismini vereceği Dafoe’nun yüzüne yüzüne vurulan tabloların, cinsel ilişkilerin ve ıssız doğanın bütünlüklü bir değeri olmuyor. Aksine film deneyimi sonrası plastik zihin parçalarının üst üste dağınık bir şekilde üzerimize doğru geldiğini hissediyoruz. Tartışmalı sinemacı daha çok bağımsız ruhuna sadık filmlere imza atmalı. Bu şekilde oyuncuları da sinemayı da sömürmeyi sürdürür. ‘Vasata övgü’de bulunurken ucuzluğun esiri olur.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder