Boşlukları dolduran iki biyografik film

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Corona virüs salgınının devam etmesiyle birlikte legal online platformlar sinema boşluğunu kapatmak için bir avantaj sunuyor. Martın son haftası Türkiye’de ilk kez Netflix’te gösterilmeye başlayan iki biyografik film “Curtiz” (2018) ve “Rules Don’t Apply” (2016), Hollywood tarihinin gizli kalmış yönlerini aydınlatma açısından önemli eserler. Birinin siyah-beyaz bir Macar prodüksiyonu, diğerinin ise klasik Amerikan filmi olması fark etmeksizin; her ikisi de düşler ülkesinde çalışan yönetmen/yapımcıların gayrı meşru çocuk yapma sorunsalını topa tutmalarıyla #MeToo sonrası dönemde değerlerine değer katıyorlar.


‘Curtiz': Dönemi doğru yansıtan bir Michael Curtiz biyografisi

Filmin notu: 6

Fritz Lang’dan Ernst Lubitsch’e kadar Avrupa’dan Hollywood’a transfer olarak kariyerini orada devam ettiren sayısız yönetmenden bahsedebiliriz. Michael Curtiz, Otto Preminger ile beraber bu geleneğin Avusturya-Macaristan kolunun en önde gelen iki ismi... Usta sinemacı, sessiz dönemde Macaristan, Avusturya ve Almanya’da çeşitli filmler çekse de 1920’lerin sonuna doğru çözümü kaçmakta buldu. 

1926’dan itibaren Büyük Bunalım döneminde insanları rahatlatacak türlerde filmlere imza attı. Özündeki Alman dışavurumculuğu kaynaklı chiaroscuro ışık-gölge tekniğini Hollywood’a yansıttı. Yeri geldiğinde senede 6-7 film dahi üretti. 1933’de B-tipi polisiye “The Kennel Murder Case” de dahi cinayeti gösterirken kullandığı bakış açısı planıyla yarattığı dahiyane flashback, ‘yetenek’ açısından bir şeyleri ortaya koymak için yeterliydi aslında. 

Ama esasen 1938’de gelen gangster filmi klasiği “Kirli Yüzlü Melekler” (“Angels with Dirty Faces”), Curtiz’in yükselişi için önemli bir mihenk taşıydı. Yine o yıl çektiği Errol Flynn’li renkli “Vatan Kurtaran Aslan” (“The Adventures of Robin Hood”) da ‘takviye’ açısından hiç de fena değildi… Aslında konu edilen “Casablanca”dan (1942) birkaç ay önce çektiği ve burada adı geçen film değerli. Broadway’de ‘müzikal komedi’nin babası George M. Cohan’ı ele alan biyografik müzikal klasiği “Yankee Doodle Dandy” (1942) benzeri bir başarı beklememek güç.


Yönetmenin görsel ezberini doğrudan yansıtıyor

Doğrusunu söylemek gerekirse ülkesindeki adı Manó Kaminer olan bir yönetmenin, genç İsviçreli-Macar sinemacı Tamas Yvan Topolanszky’nin gözünden gösterilmesi filmin tarafsız ve muhalif olmasına sebebiyet vermiş. Çok tanınmamış görüntü yönetmeni Zoltán Dévényi’nin katkısıyla aslında bize tesir eden chiaroscuro’yu o dönemin formatıyla değil de 2.39:1’de yansıtma arzusu var. Bu sayede de 1940’ların başını siyah-beyaz yapısıyla çok iyi kavrayan bir film ortaya çıkıyor. 1.33:1 çekilmiş siyah-beyaz ve diyalogsuz “Artist”in (“The Artist”, 2014) de sonrasına denk geliyor her şey…

Curtiz’in “Casablanca”nın yapım sürecinde yaşadıkları bir yana Macaristan’dan gelen ve unuttuğu gayrı meşru kızı Kitty’yle (Evelin Dobos) yıllar sonra karşılaşması da devreye sokuluyor. Ondan telefon, tam olarak başka bir Amerikalı kadınla cinsel ilişkiye girerken geliyor üstelik. Yani yönetmen kağıt üstünde Yahudi bir kaçak olsa da #MeToo döneminin öncesinde de var olan Hollywood sapkınlarından biri aynı zamanda…

Bu durumun filme siyah-beyazda yansımasıyla da aslında düşler ülkesinin gizli tarafları açığa çıkıyor. “Curtiz”, çekim sürecini ele aldığı klasiğin iki başrol oyuncusu Bogart ve Bergman’ın sadece sesini kullanıyor. Bir yerde ikincisinin yüzünün gölgeli hali uzakta duruyor. Chiaroscuro’ya uygun bir gizem devreye sokuluyor. Yönetmenin unutup gittiği kızı Kitty, yapımcı, Skalall ve geri planda kalan Macarların, yani emekçilerin gözünden yansıyor bize bir dönem. 


‘Hitchcock Kızı’nın siyah-beyaz ağabeyi

Bu durum filmi 2012’de çekilen Alfred Hitchcock biyografilerinden gidersek “Hitchcock”tan ziyade “Hitchcock Kızı” (“The Girl”) ile karşılaştırılır hale getiriyor. İlkinde usta yönetmenin bütün kariyeri ele alınmaya çalışıp başarılı olmazken, ikincisinde Tippi Hedren’la (Sienna Miller) cinsiyetçi ilişkisi o döneme dair gerçekleri bir ‘gerilim filmi’ niyetine yüzümüze vurarak zihinlerde yer etmişti. 

Finalde caz şarkıları nostaljik açıdan bir katkı verse de, filmin esas yıldızları gösterilmediği için tuhaf duygular uyandırıyor. Curtiz’in bir sinema salonunda “Casablanca”nın tamamını seyretmesi ise Hollywood açısından ucu açık bir sekansa vesile oluyor. Ama sinema sevgisini doruklara taşıyor.

Aslında yönetmenin Macaristan’da bıraktığı gayrı meşru kızı Kitty’nin devreye girdiği anlarda ilginç bir şekilde kırmızı filtrenin öne çıkması, sübyancı bir yapımcının onunla yasak ilişkiye girme riski için de alarm veriyor adeta. İyi çekilmiş ve doğru şeyler söyleyen bir biyografiye imza atıp yeni bir yönetmen çıktığını düşündüren değerli bir film izliyoruz.

Ama özellikle Andrew Hefler’e emanet edilen Jack L. Warner karakteri başta olmak üzere Amerikalı oyuncular çok B-tipi duruyor nedense. Ana dili İngilizce olan tiplemeleri kötü adam yapmak için kasmak göze batabiliyor. 

“Curtiz”, Hollywood’da ‘göçmen’ ve ‘öteki’ konumuna itilen bir yönetmenin yaşadıklarını, en çok müdahale edilen Oscar galibi olduğu film üzerinden iyi vurguluyor. “Casablanca”nın çekim aşamasına dair saklı bilgileri dökme açısından faydalı bir çalışmaya dönüşüyor. Piyanist Sam ile ilişkiyi de devreye sokabiliyor. Emekçilerin gözüne kaymak düşler ülkesinin göçmenlerin hayatında yol açtıklarının tartışılmasına yol açıyor. Kısıtlı bir döneme odaklanmak, çekim sürecine kaymak ise doğru bir tercih.

2018 tarihli eser, 1939’da iki filmle Oscar’a aday olan sayılı isimler arasına giren Michael Curtiz’e sanki “Casablanca” ilk klasiğiymiş muamelesi yapıyor gibi görünmesiyle tartışılabilir. Ama nihayetinde Oscar galibi bir filmin çekim sürecine dair Hollywood’un yönetmenlerinin ve yapımcılarının kirli çamaşırlarını önümüze dökerken, tamamı ‘chiaroscuro’ tekniğiyle çekilip tarihi boşlukları dolduran nostaljik bir biyografik filme de dönüşebiliyor.


‘Rules Don't Apply': 'The Aviator'ın romantik devam filmi

Filmin notu: 5.5

Howard Hughes Amerika’ya mal olmuş zengin bir iş adamıydı. Onun havacı, yatırımcı, yönetmen ve yapımcı olarak incelemeye açık bir hayatı vardı. 2004’te “Göklerin Hakimi”nde (“The Aviator”) Scorsese, 170 dakikaya aslında birçok şeyi sığdırmıştı. Önemli figürün 1920-1950 arasındaki yükseliş dönemini başarılı bir şekilde ele alıyordu. Film, BAFTA zaferine Oscar’da En İyi Film’i içermeyen beş ödül ekliyordu.

Yönetmen, Robert Richardson’ın katkısıyla siyah-beyaz dönemden başlayarak ilk renkli ve sesli yılları da göz önünde bulunduran dönemlere uygun bir ışık ve renk kullanımıyla dikkat çekmişti. Bu durum da Hughes’ü oynayan DiCaprio’nun yaşlanmasını inandırıcı hale getirmişti aslında. Film, Scorsese’nin yaptığı en iyi biyografik filmlerdendi.

2006’da Lasse Hallström “Sahtekar”da (“The Hoax”) 1971’de ünlü iş adamının biyografisini yayınlatma arzusuyla yanıp tutuşmuş, Richard Gere’in canlandırdığı dolandırıcı Clifford Irving’in hikayesini ele alıyordu. Orada da aslında “Aydaki Adam”ın (“Man on the Moon”, 1999) kardeşini servis eden bir çeşit ‘kurmaca biyografi görünümlü dolandırıcılık filmi’ vardı. Hughes’ün kendisini filmde hiç görmüyorduk.

2000 sonrası üçüncü bir Howard Hughes hikayesi izliyoruz bu kez. Hedef ise çöküş yılları. Warren Beatty 15 yıl sinemadan uzak kaldıktan sonra burada bir Amerikan figürünü canlandırmakla kalmıyor, senarist-yönetmen koltuğuna da oturuyor. 1958-1964 arasındaki özel bir ilişki yumağı screwball komedi tonlu karşımıza çıkarıyor. Scorsese ile yarışma derdinde değil. Aksine Caleb Deschanel’dan büyük oranda ‘oda filmi’ geleneğine yatkın bir ışık kullanımı istemiş. Hughes’ü kendi canlandırıp bolca saklanarak da ‘gölgeler’in altında kalmasını gayet iyi yansıtmış.

İşin ‘genç işi’ tarafında ise dış mekanların devreye girmesiyle aslında 1.85:1’de çok şaşaalı genel planlar olmadan devreye sokulan bir Hollywood portresi görüyoruz. Daha parlak renkler devreye girebiliyor. Oyuncular öne çıkıyor. Beatty, “Bonnie ve Clyde” (“Bonnie and Clyde”, 1967) ile kendisinin de parçası olduğu Yeni Hollywood’u övmek için ondan önceki yılların hırs, kibir, ego, güç yüklü bireylerinden birini ele alıyor.


1958’teki tek gecelik ilişki unutulmadı

Lily Collins’in (Marla Barey) onun için seçmeye gelmesiyle birlikte aslında RKO’nun çöküş yıllarındaki, Hughes’ün de son projelerindeki ayakta kalma arayışını izliyoruz. Ama bir gecenin bize yaşattıklarıyla birlikte şoför-aktris-patron arasında bir ilişki üçgeni yaşanıyor. Önce Marla Barey’nin bir şarkı söyleyerek Frank Forbes’a (Alden Ehrenreich) kur yapması, birkaç dakika sonra aynı sahnenin Howard Hughes’ün ofisinde yaşanıp yatakta bitmesi ilginç anlara vesile oluyor.

Aslında Scorsese’nin filminde bu tiplemenin cinsiyetçi tarafının üzerine gidilmemişti. Hollywood’un belki de hasıraltı edilen gerçeklerini izliyoruz bu sayede. Hughes’ün bir gece biriyle yatıp ertesi gün Jean Peters’la evlendiğini açıklaması 1958 yılını sinemasal açıdan daha da iddialı ve işlevsel hale getiriyor. 1905’li iken 50’lerin sonunda bunu yapması ünlü ikonun en hızlı dönemini devreye sokuyor. 

Rules Don’t Apply” aslında filmin adından beslenen müziğiyle de bu durum karşısında fazlasıyla mesaj kaygılı duruyor. Hughes’ün son döneminde kendinden 30 yaş küçük bir kızla yatıp gayrı meşru bir çocuk sahibi olması zeki bir hikaye yapısıyla sunuluyor. TWA şirketi sebebiyle, peşindeki para isteyenlerden de, kızlardan da kaçan tiplemenin gerçek yüzü bu sayede bize doğrudan yansıtılıyor ve can alıcı oluyor.


Beatty’nin hüzünlü veda filmi

Film, büyük oranda Hollywood’un popüler figürlerinin arka planında yatan cinsiyetçiliği, her gece başka bir kadınla beraber olmaya kadar giden alışılmış yaşam biçimlerini topa tutmasıyla değerli Hughes’ün zinde yıllarından sonra çöküş döneminde de Watergate Skandalı’yla bağlantı kurmadan önce yaptıklarını görmek gerçekten de rüyalar ülkesini tedirgin edici hale getiriyor. Nasıl “Sahtekar”, “Göklerin Hakimi”nin eğlenceli yan bölümüne dönüştüyse, “Rules Don’t Apply” da romantik devam filmini duyuruyor.

Beatty, burada eşi Annette Bening’e gayrı meşru çocuk sahibi olduğu kızın annesi rolünü verip de ilginç sinemasal dokunuşlara imza atıyor. Yönetmenliği bilinmese de yaptığı filmlerle aldığı ilk ve tek Oscar’ını En İyi Yönetmen dalında “Reds”le (1981) kucaklamıştı (1999’da verilen Irving G. Thalberg Anı Ödülü bunun tesellisi olmuştu). Burada da beşinci yönetmenlik denemesinde döneminin gerisine düşmediğini kanıtlıyor. 

Adeta “İhtiyar Adam ve Silah” (“The Old Man and The Gun”, 2018) ile Robert Redford’un yaptığı misali bir veda filmine imza atıyor. Bu açıdan da aslında duygusallaştırıyor. Film, belki bir gemi gelen tarihi sahnede ‘set gibi değil mi?’ dedirtiyor. İlk 40 dakikada hikayeye çabuk giremiyor. Ama bunun dışında Hughes ve Hollywood eleştirisi tutuyor, hatta şaşkınlıkla izleniyor. Candice Bergen, Martin Sheen ve Matthew Broderick’in varlığı da göz yaşartıcı dokunuşlara sebebiyet veriyor.

Yazarlarımızdan

06 Haziran 2020, Cumartesi 07:00
06 Haziran 2020, Cumartesi 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder