Censor: ‘Videodrome’a kardeş olarak gelen meta-video nasty filmi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Prano Bailey-Bond, 1980’ler ruhunu yansıtan bir ‘sansürcü’nün üç katmanlı meta-video nasty filmini karşımıza çıkarıyor. Taze ve ufuk açıcı bir çıkış bu. “Videodrome”un feminist kardeşi, “Peeping Tom” ile “Lost Highway” arasında köprü kuruyor. 40. İstanbul Film Festivali’nin 18 Haziran-4 Temmuz arasında düzenlenen Uluslararası Yarışması’nda hem fiziksel hem dijital olarak gösterilen film, Sundance 2021’in en iyileri arasındaydı.

FİLMİN NOTU: 7.4

SANSÜRCÜ ÖYKÜSÜ GİZEMLİ VE SİNEMASAL HALE GELİYOR

Sınıflandırma sisteminin çarpıklığı sebebiyle sinemada sansürle mücadele hikayeleri hep vardır. Hollywood, 1934-1968 arasında Hays Kodu’na dönüşen MPPP, İngiltere 1963-1985 arasında BBFC’nin cezasını çekmiştir. ‘Video nasty’ ise 1983’te devreye giren bir kavramdır. En azından video piyasasında bu düşük bütçeli istismar/korku filmlerinin gösterilmesine olanak tanır. Ancak o dönemdeki kesme biçme veya altın makas olaylarına dair az eser görmüşüzdür. Bu tabir daha ziyade 80’lerin başını retro dokulu bir popüler referans noktasına dönüştürmüştür.

Bu sebeple “Sansür”ü (“Censor”) cesur bir film olarak anmak mümkün. O yıllardan kişisel bir hikayenin etrafında aslında bir ‘sansürcü’nün psikolojisinin nasıl olacağına dair kafa yoran bir film izliyoruz. O dönemden düşününce şiddet yüklü zihinsel evrenlere açılan “Possession” (1981), “Mavi Kadife” (“Blue Velvet”, 1986) gibi kült eserlerin yapıldığı yıllardan söz ediyoruz. 

Ama daha ziyade; sansürlenen “Blood Feast” (1963), “Kanlı Tecavüz” (“The Last House on the Left”, 1972), “Mezarına Tüküreceğim” (“I Spit On Your Grave”, 1978), “The Driller Killer” (1979), “Cannibal Holocaust” (1980) ve ‘video nasty’ olarak anılan “Teksas Katliamı” (“The Texas Chain Saw Massacre”, 1974), “Şeytanın Ölüsü” (“The Evil Dead”, 1981) gibilerinin uğradığı vakaları zihnimizde canlandırarak çok katmanlı ve gizemli seyir sürecini izliyoruz.

ENID BAINES, ‘THE EDITOR’IN REY CISO’SUNUN İNGİLİZ KARDEŞİ

“Sansür”, yönetmenin 2015’te çektiği ‘Nasty’ adlı çarpıcı bir kısa metrajla başlıyor. Onun bitişiyle bize VHS’nin video kaset oynatıcıdan çıkması bambaşka dehlizleri karşımıza çıkarıyor. Prano Bailey-Bond ilk uzun metrajlı filmini çekse de 84 dakika üzerine ince ince çalışmış. Öncelikle sansür ofisinde, bir devlet memurluğunun içindeki hassas dengeleri görüyoruz. Bu yabancılaşma ve sıradanlık arasındaki çarpışma çekici. 

Bu durum da “Berberian Sound Studio” (2012) ve “The Editor” gibi giallo filmlerinde (İtalya’nın stilize slasher filmleri) ‘ses tasarımı’ ve ‘kurgu’ üzerine kurulu iki içeriden bakışı akla getiriyor. Enid Baines özellikle ikincisinde Adam Brooks’un canlandırdığı Rey Ciso ile kardeşlik ilişkisi kuruyor. Ancak elbette oradaki ‘korku-komedi’ tonuyla bağ kurmuyor.

ARGENTO’DAN ZİYADE CRONENBERG VE CRAVEN’A YAKIN

“Sansür”, sonunda Peter Strickland’e teşekkür ederek şaşırtmıyor. Zaten onla “In Fabric”te (2018) çalışan yürütücü yapımcının burada her şeyi ele alması, Andy Starke’ın varlığı da bu açıdan şaşırtıcı değil, aksine aydınlatıcı! Bu noktada da bizi ismin alan ‘sansürcü’nün aslında gory (kanlı) ve video nasty yolculuğu bekliyor.

Yönetmen, filmi Argento’nun retro yaklaşımıyla çekmemiş. Wes Craven’a (“Elm Sokağı Kabusu”, “New Nightmare”) ve David Cronenberg’e (“Videodrome”) yakın duruyor. Ama daha ziyade o yıllarda unutulup giden iz bırakmamış bir bağımsız ruh hali de var. Memuriyeti özellikle kontrol altında tutmama arzusu canlanıyor.

FARKLI FORMATLAR ARASINDA ZEKİ BİR KURGU

Yapıt 1.33:1’de Nasty adlı filmle açılıyor. Ama son 20 dakikada 2:35:1’le çekilse de 1.33:1 ve 1.85:1 arasında gidip gelerek meta-film sürecinin içine sokuyor bizi. Kardeşiyle çektiği bir video nasty filmin dehlizlerinde soluğu alan Niamh Algar’ın Epid’inin mücadelesi, adeta katmanlar arasında gidip gelme üzerinden canlanıyor. 

Bunun adı sansür karşıtlığı da konabiliyor. Zira bir sansürcünün içyüzüne, bilinçaltına giriyoruz esasen. Ama onun gerçek bir video nasty süreci yaşayıp filminin kaybolduğuna da tanıklık ediyoruz. Bu süreç plastik meta-horror filmini daha da anlamlı hale getiriyor. Yalnızlığın ve yabancılaşmanın ‘memuriyet’ üzerinden temsili çok çarpıcı…

‘PEEPING TOM’ İLE ‘KAYIP OTOBAN’ ARASINDA KÖPRÜ KURUYOR

Filmin yapısıyla Hitchcock’un “Sapık”ıyla (“Psycho”, 1960) beraber ilk slasher filmi (kesme-biçme filmi) olma unvanını elinde tutan “Kadın Katili”ne (“Peeping Tom”, 1960) benzediği söylenebilir. Orada da bir katilin gözünden onun kamerasıyla girilen mizansenler, cinayetler vardır. Ama Cronenberg’in “Videodrome”u (1983) nasıl farklı bir boyutta snuff film ararken ucuz ve korsan yayına dikkat çekip TV piyasasıyla ilgili bir biopunk bilimkurgu klasiği ortaya çıktıysa, bu da ona yakın bir şeylerin peşinde. 

Sanki Cronebberg’in filminin ‘snuff’a yaklaşımı burada daha feminist ve video nasty dünyasının dehlizlerine yerleştiriliyor. Epid’in kardeşiyle ilişkisi de ‘doppelganger’ havasında aslında çokça “Kayıp Otoban”ın (“Lost Highway”, 1997) öncülü olabilecek bir noktada bitiriliyor. Bu yan hikayenin arabada bitirilmesi ise manidar!

SON KALAN KIZ MOTİFİ YERLE BİR EDİLİYOR

Retro dokulu ve 80’leri yaşatan sayısız korku filmi yapıldı. Ancak “Sansür”, bunlar arasında “Peeping Tom” ile “Lost Highway” arasında köprü kurup “Videodrome”a meta-video-nasty filmi kardeşi olmasıyla vizyonunu kanıtlıyor. Bu tarafından bakınca fazlasıyla albenisi yüksek bir film!

Son kalacak kız klişesine dair de aslında alaycı “The Final Girls”ün (2015) yapıldığı yıllara yakışıyor. “Çığlık”tan (“Scream”, 1996) bu yana “Final Girls”le beraber en zeki meta-horror da bu sayede önümüzde beliriyor. Bu dehlizlere girerek de korku sinemasında kendine özgü bir konum alma gerçekleşiyor.

Pailey-Bond, türde aranan feminist yönetmenler arasına katılıyor. Bu eksikliği doldururken hem şaşırtıyor, hem cesaretiyle büyülüyor, hem de özgün irade öyküsüyle mest ediyor. Tüyleri diken diken eden ddialı bir başlangıca imza atıyor.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder