‘Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum’: Yaratıcı eslerin gerçeküstücü hazzı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Charlie Kaufman, Iain Reid’in Stephen King etkili romanında serbest bir yolculuğa çıkıyor. Bugün Netflix’te tüm dünyada dijital vizyona giren “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum” (“I’m Thinking of Ending Things”), sekanslarını gözlemlemesi, yaratıcılığını deneyimlemesi ve dehlizlerine girmesi keyif veren gerçeküstücü bir film. Kısa sürede ustalaşan senaristin ise yönetmenlik açısından ne kadar yeterli olup olmadığını test etmemizi sağlıyor. 

Filmin notu: 6.5

Son 20 yılın en iyi senaristlerinden

Charlie Kaufman; yedinci sanatın son 20 yılının en iyi senaristlerinden, hatta en iyi senaristi bile olabilir. “John Malkovich Olmak” (“Being John Malkovich”, 1999), “Sil Baştan” (“Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, 2004) ve “Tersyüz”ün (“Adaptation.”, 2002) adlarını yan yana yazmak bile bu ibare için yeterli. Bu başyapıtlar bilinçaltının yaratıcı diyarlarında dolaşan filmlerdi. Yönetmenlerini de (Spike Jonze ve Michel Gondry) parlatıp başarılı bir kariyer için ‘ilk destek’ anlamına gelmişlerdi. Bunlardan tamamının dahiyane fikirleri kalıcı oldu, hatta çığır açıp takipçiler yaratma şansı bile buldular.

İyi bir senaristten iyi bir yönetmen olur mu? Bu her zaman tartışılması gereken bir durum. Iñárritu’nun Ölüm Üçlemesi’nde mucizevi bir senaryo çıkaran Guillermo Arriaga da kariyerinde öyle bir problem yaşadı. Kaufman’ın “New York Yanılsamaları” (“Synecdoche, New York”, 2008) ve “Anomalisa” (2015) ile birlikte artık sadece iz bırakan belli sahnelere bel bağladığı görüldü. ‘Olgunluk dönemi’nde bunun gerçekleşmesi tuhaf. Ama kendini tekrar eden kareler, tatsız tuzsuz fikirlerin bile üzerine geçebiliyordu. 

Yönetmenlik koltuğundaki en sinematografik filmi

“Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum”, ustalık dönemlerinin ‘bireysel tatmin’den öteye gitmeyen sancıları engelleme peşindeki bir film. Iain Reid’in zorlu korku-gerilim romanını ele alıyor. Aslında temelinde fazlasıyla Stephen King’in 1977 ve 1987’de basılan ‘The Shining’ ve ‘Misery’ kitaplarını akla getiriyor. Onların 1980 ve 1990’da yapılan uyarlamalarıyla yakın temas içinde olan bir metin-film ilişkisi izliyoruz.

Roman gibi filmin de ‘kız arkadaş’ın gözünden açılması çok zekice. ‘Her şeyi bitirmek istiyorum’ lafı çok hoş. Her şeyden önce bir gizem yaratıyor ve bunu katmanlı bir yerden yansıtmaya çalışıyor. Kaufman, ilk kez 1.33:1’de çalışıyor. “Soğuk Savaş” (“Zimna Vojna”, 2018) ve “Ida”nın (2013) bu formatta müthiş siyah-beyaz görüntüler çıkaran Leh görüntü yönetmeni Lukas Zal, bu tercihle sıkışmışlık hissi veriyor. Senarist-yönetmenin yönetmenlik koltuğundaki en sinematografik filmini deneyimliyoruz.

Bilinçaltının oyuklarındaki yaratıcı eslerle heyecanlandırıyor

Zal’ın dar odakla bilinçaltını muğlaklaştırdığı bölümler ufuk açıcı bir odak derinliği katıyor kadrajlara... Bunun ötesinde de hayallerin devreye girdiği anlardaki ince dokunuşlar mest edebiliyor. Benzinci sahnesi çok leziz örneğin. Jessie Buckley’nin tiplemesinin bakışı filmi düzlüğe çıkarıyor, bu samimiyet de mesafeli bir hayal sekansları bütününü beraberinde getiriyor aslında. 

Kaufman, “New York Yansımaları”nda beraber çalıştığı kurgucuyla da uyum içinde çalışıyor. Asla devamlılık kurgusuna başvurmayıp sanatsal işleyişini, ritmini zedelemiyor. Ama belli sahnelerde hantallık problemi de çekebiliyor. Aşk mağduru ana karakter Jake’in net olarak bilinçaltında ‘öznel’ olarak dolaşmamak da bir avantaj. Filmin her şeyi bitirme arzusunu kıvrak hale getirebiliyor bu tercih. Yükseldiği yerler ise yine bilinçaltının oyuklarındaki yaratıcı esler gibi sanki.

Bir anda yaşlanabilme 'Benjamin Button' efekti yaratıyor

Özellikle girişte bir ilişkinin bitiş sürecinden söz ederken devreye Zemeckis’in yönetmediği bir film girebiliyor. Sözü edilen yapıtın kapanış jeneriğinde usta yönetmenin adının yazması, ama Baumbach’ın ilk döneminden bir esermiş gibi gözükmesi ilginç bir dokunuş. Romantizm hareketinin ünlü ressamı Ralph Albert Blakelock’un müzisyenmişçesine posterinin kullanılması da zekice. Filmin entelektüel göndermeleri Kaufman’ın kıvrak zekası ve postmodern dokunuşuyla veriliyor. Aslında bir şeyleri bozma arzusunu açık ediyor.

İkinci perde olarak planlanan ve bir evde aileyle buluşmayı resmeden sekans, aslında “Cinnet” (“The Shining”, 1980) ve “Ölüm Kitabı” (“Misery”, 1990) ile en çok bağlantı kurulan bölüm. David Thewlis’in baba, Toni Collettte’in anne olarak canlandırıldığına tanıklık ediyoruz. 

Plemons ise rahatlıkla yaşlanabiliyor. 30 ile 70 yaş arasında gidip gelme durumu kitabın en ilgi çekici tarafı. Bir anda karakterler pahalı makyaj efektleriyle yaşlanabiliyorlar. Neredeyse ölecekler derken ölümle ilgili ilginç katmanlar açılabiliyor bu sayede. F. Scott Fitzgerald’ın 1922’de yazdığı kısa hikayeden uyarlanan, Fincher’ın modern klasik iddiası taşıyan filmi “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” (“The Curious Case of Benjamin Button”, 2008) akla geliyor bu oyukta.

Filmin orta bölümünde klasik bir ‘female gothic filmi’ne yönelme arzusu devreye girebilirken, Hitchcock başyapıtı “Rebecca”nın (1940) ardılı olarak “Cinnet”in feminist şubesi gelecek izlenimi bırakılıyor. Ama “Ölüm Kitabı”nda Kathy Bates’in birebir aynısı olarak kullanılan Toni Collette’le kalıyor bu bölüm. Collette, yaşlılık efektlerini en yapay gören isim olabilir. 

Arabada geçen sekans atılabilirmiş

Bundan sonraki bölümde ise ‘kar fırtınası’ ile birlikte yolda gevezelik öne çıkıyor. Filmin kapanış sekansı öncesi son durakta aslında inadına ters ışık yapılmış belli ki. Ama bu durum ‘konuşan kafalar’ tanımına yarıyor. Yapı açısından Kiarostami’nin “10”u (2002), hissiyat açısından Hitchcock’un “Kuşlar”ı (“The Birds”, 1963) fazla abartılıyor. 85 ile 105. dakikalar arası komple atılmalı. 

Ama oradaki “Etki Altında Bir Kadın”a (“A Women Under The Influence”, 1974) dair diyaloglar da o kadar zekice ki, Paulina Kael göndermesiyle entelektüel de bir tat kazanabiliyor. Bu ‘dehliz’den çıkışın benzincideki Fellini-Bunuel’vari bir geçişle olması ise büyülü, en azından bir ‘an’ var dedirtiyor. Filmin genel anlamda yaşananları ‘epizot’ adlarıyla bölmesi sinemasal açıdan daha sağlıklı olabilirmiş. Bu haliyle kafa karıştırsa da zaten 4-5 blok halinde gelen ‘eklektik yapı’yı bir şekilde gözlemliyoruz.

‘Oklahoma!’ koreografisi anahtara dönüşüyor

Kaufman’ın “Oklahoma!” (1955) etkili final sekansına girişiyse çarpıyor. Bir anda kendi genç hallerinin kopyalarının canlanmasıyla zamansız bir koridorda baleyle başlayan, o müzikal klasiğinin şarkısının kullanıldığı bölümdeki ince kaydırmalar nefes kesiyor. Koyu renklerin hakimiyeti “Grease”in (1978) daha klasik şubesine sebebiyet verebiliyor. 

Aslında bu hamle çok belli etmese de “Aşıklar Şehri”nin (“La La Land”, 2016) açılışı kadar etkili bir sinematografik hamleye dönüşüyor. Oradan atlanan esaslı final sekansının yaratıcı animasyon tasarımlarının desteğini alması ise nefes kesiyor. “Anomalisa”dan sonra bir kez daha ‘animasyon’ devreye giriyor.

Uzun süre üzerinde düşünülecek bir final sekansı

Son 25 dakika Kaufman’ın kariyerinin görsel açıdan en etkileyici sekansları arasındaki yerini arıyor. Yönetmenliğini yapmadıkları da dahil gerçekten de bir karakterin bilinçaltına bu kadar dengeli makyaj tasarımı, dozunda görsel efektler ve yaratıcı zekanın birlikteliğiyle girildiğine alışık değiliz. En azından fantastik sinemada genelde sınırların ayarı kaçırılıyor.

Bu bölüm, Netflix’in getirdiği maddi rahatlıkla ortaya çıkan yaratıcılığı ortaya koyuyor. Siyah-beyaz animasyonla makyaj efektlerinin buluşmasıyla ‘her şey yaratım mı?’ sorusunu sormak 20 sene sonra da olsa keyif veriyor. Animasyon-kurmaca kırması yapı, kült Çek yönetmen Karel Zeman’ın gerçeküstücü zihnine kadar götürüyor bizleri.

Stephen King’in korku-gerilim romanlarındaki şüphe ve gizeme, serbest ve yapıbozucu yaklaşımıyla hatırlanacak bir film yaratıyor her şeyden önce. “Her Şeyi Bitirmek İstiyorum”, bu açıdan da ters köşeleri ve tasarımlarıyla değerli, içine alıyor, cezbediyor, sanatsal ve gerçeküstücü dokunuşlarına bağlıyor. 

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder