‘Hillbilly Elegy’: Hillbilly istismar filmi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Merakla beklenen Netflix orijinali “Hillbilly Elegy”, 24 Kasım’da tüm dünyada başladı. Ron Howard’ın üşengeçliğinden çeken yapıt, ismine de nazire yaparcasına ‘bir sinema karesi için ağıt!’ tepkisiyle izleniyor. İstismar filmi, Apalaş karikatürü, ucuz melodram ile sosyal sorumluluk projesi arasında gidip geliyor. Hillbilly kültürüne de hiç iyi davranmıyor.

Filmin notu: 3.5

Hillbilly kültürünün kaynağı korku filmlerine kadar uzanır

Ron Howard genelde eline aldığı romanları çok da üzerine kafa yormadan perdeye aktarır. Burada da J.D. Vance’in ‘anlatıcı’ tarafına gereğinden fazla odaklanmış. Bu sayede de filmin en zayıf oyuncularının (Basso, Asztalos) canlandırdığı karakterinin merkezine yerleşmesinin mağduru olmuş. Amy Adams ve Glenn Close’un bu acemilerden ‘anne-oğul ilişkisi filmi’ni kurtarmak için çabaladığı anlar ise aslında çok kısıtlı… Bu sahneleri deneyimlemek için adeta eziyet çektiriyor yönetmen.

“Hillbilly Elegy”, 2016’da yazılmış Apalaş (Appalichia) uyruklu bir tiplemenin otobiyografik romanından yola çıkıyor. Sinemada ‘Hillbilly kültürü’ çok fazla olmasa da yansıtılmıştı. 1960’larda ve 1970’lerde camp istismar filmi “Two Thousand Maniacs!” (1964), korku-gerilim klasiği “Kurtuluş” (“Deliverance”, 1972) ve slasher-yamyam filmi klasiği “Teksas Katliamı” (“The Texas Chainsaw Massacre”, 1974) vardı. 

Sırasıyla Herschell Gordon Lewis, John Boorman ile Tobe Hooper’ın yönetmenliğindeki bu eserler şimdilerde kült oldu. Amerika’nın derinliklerinde saklanan toplumsal şiddete yaklaşma becerileriyle anılmışlardı. Günümüzde bu kültüre dair bunlardan ikisinin seri üretimleri ve nice uygulama bir yana “Kan Gölü” (“Eden Lake”, 2008), “Anneler Günü” (“Mother’s Day”, 2012) gibi B-tipi yapıtlar da izledik. İşin doğrusu bu iki eser sinemaya Hillbilly’yi ötekileştirmekten başka bir katkıda bulunamadılar. Howard’ın filmi de anca bunlarla rekabete girebiliyor.

Egzotik bir Ohio portresi

Yine bıçak sırtı bir konuyu; Mohawk kültürünü, Michael Mann’in “Son Mohikan”ı (“The Last of the Mohicans”, 1992) ve Ted Goeghegan’ın “Mohawk”ı (2017) çok iyi yansıtmışlardı. Hiçbir şekilde taraf tutmayan, yerli halkın gözünden akan kalıcı eserlerdi bunlar. Howard zaten Dan Brown’ın popüler kültür nesnesine romanlarının dönüşen uyarlamalarına imza attığında metnin ucuzluğunu ve boyutsuzluğunu umursamadan olup bitenleri birebir yansıtmıştı. Bu sebeple de onun burada demoktratları kızdıran bir beyaz bakışına kaymasına şaşırmamak lazım.

Hillbilly kültürünün öncelikle bir macera-western damarından yürümesi gerekir. Ama burada açılıştaki 1997 yılına gidilen sekansta aşırı egzotik bir porteleme var. O andan itibaren aslından ‘Hillbilly istismar filmi’nin sözü veriliyor. Lewis’in istismar filmi kültünün ötesinde bir yaklaşım yok! Bölge “Two Thousand Maniacs”taki kelle koparılan yöreden farksız sunuluyor. Ama film bunu iddia etmeyerek de kendini kandırıyor. 

Close ve Adams'ın devreye girmesi için duacı olunurken 'Terminatör 2' göndermesi kurtarıcı mı?

İşin içinde anne ve anneanneyi oynayan Adams ve Close’un olmasına sevindiğimiz anlar bir çırpıda önümüze dökülüyor. Ardından ise Haley Benett, Freida Pinto gibi etkisiz oyuncular devreye giriyor. Vance’in çocukluğuna can veren Owen Asztalos aslında gerçekçi. Ama onun Gabriel Basso tarafından canlandırılan gelişmiş yazar tipi aşırı yapay. Filme de esas zarar veren o. Bir yerde devreye “Terminatör 2: Kıyamet Günü” (“Terminator 2: Judgment Day”, 1991) görüntü olarak giriyor. Ama sanki Basso ciddi anlamda Terminatör gibi takılıyor! Hiçbir inandırıcılığı olmadan etrafta dolaşıyor.

Onu Vanessa Taylor’ın senaryosundan ve iki yetenekten güç alan Mamav (Close) ve Bev (Adams) tiplemeleri sarıyor. Filmin ortalarında her ikisinin de uyuşturucu bağımlısı olduğunu öğreniyoruz. Bu andan itibaren ise James Wilcox’un, dizilerden çıkış gelen siyahi Amerikalı kurgucunun katkısızlığı çok bariz bir hale geliyor. O da her şeyi dengelemek için gelmiş belli ki.

Sinematografi ve besteler orantısız duruyor

Görüntü yönetmeni Maryse Alberti belli anlarda bu iki karakterin çok yakın planlarını ve çerçevelerini bir psikoloji yansıtma aracına dönüştürüyor. Ama bunun haricinde 90’lardaki hafif masalsı dokunun otantik yapıştırma halinden günümüzdeki beşinci sınıf dizi estetiğine uzanan bir renksizlik hali var. Her ikisi de çok şablon ve bilgisayarda yapılmış izlenimi bırakıyor.

Hans Zimmer-David Fleming ise ortadaki ucuz melodramı basitleştirme kararı alıp da öylesine şarkı bestelemişler gibi. Gerçekten de Glenn Close ve Amy Adams’ın gerçek Hillbilly insanları olarak makyajdan itibaren iyi yansıtıldığı bir gerçek. Ama onların etrafına kurulan örgü bütün hatlarıyla bir beyaz Amerikalı bakışını canlandırıyor. Bu durum da ‘yegane sahici duran ikili’nin dışlanmasına kadar uzanıyor aslında!

Kültüre daha çok odaklanmak beyazlık problemine yol açıyor

İsimden gerçekten de bir yerli olarak tanımlanabilecek anne-anneanne tiplemeleri ise oğulları bir şekilde ‘ben bir yerli ile beraberim, adı Usha’ dediğinde rahatlıyorlar. Ama bu kadar beyaz bir çocuğun zaten bu melezlikten çıkma şansı yok. Bunun ötesinde ABD’nin kuzeydoğusundaki Ohio’da güney gotiği özentisi bir Hillbilly kültürü halidir gidiyor!

“Hillbilly Elegy”nin Netflix’in kararıyla belki de bembeyaz ana karaktere dönmesi iyi olmamış. Adams ve Close’un ikonik isimleri ve döktürme becerileriyle aralarındaki iletişimden incelikli bir dil çıkabilirdi. Misal Felix Van Groeningen, roman uyarlaması “Güzel Oğlum”da (“Beautiful Boy”, 2018) ‘uyuşturucu bağımlılığı’na ‘baba-oğul ilişkisi’ üzerinden bir ekip uyumuyla bakarak derslik bir yapıta imza atmıştı.

1960’lara ışınlanılsa karikatürize yaklaşım bertaraf edilebilirmiş

Burada ise ‘kadınların sorunlu olduğu bir kültür’ olarak çizilme çok derme çatma duruyor. Karikatürize yaklaşım göze batıyor. Tennessee Williams’ın uyarlamalarının, 50’li 60’li yıllarda alkol-uyuşturucu bağımlılığının bir dert olarak görüldüğü yıllara ışınlanma arzusu yaratıyor film. Howard da bunun farkında olabilir.

Ama gerçekten de teknik ekipten tamamının Close ve Adams’ın yükselmesine odaklandığı film, anca bu şekilde düzlüğe çıkabilirdi. Bambaşka kültürleri politik açıdan doğru yansıtmayı çoktan aşmışken burada “Bir Rüya İçin Ağıt”ın (“Requiem for a Dream”, 2000) Ellen Burstyn’i gibi bile etkili bir karakterin dramına kaymak mümkün olamıyor. Her şey kopuk kopuk geliyor.

Bir sinema karesi için ağıt

Howard, en eski usul melodram çekmek için kasmış. Bunu yaparken Hillbilly kültürünün hassas tarafını unutup sömürünce kopyala-yapıştır ve karikatürize bir Apalaş manzarasının içine düşüyor. Aslında Adams’ın arabada ilk kez bir eylemde bulunduğu sahne bile düzgün yansıtılmıyor. Tek sinemasal an, geçmişe gidilen Glenn Close’un gençken evi yaktığı hafif karanlık ve fazlasıyla melankolik sahne olmalı. Yönetmen için 2020 hiç iyi anılmayacak. 2018’de yaşanan yangını alelacele resmettiği National Geographic belgeseli “Rebuilding Paradise”dan sonra burada da 2016 romanını üzerine düşünmeden uyarlamaya kalkmış.

Günümüzdeki oyuncular o kadar yapay ki başka zamana ışınlanmak şart hale geliyor. Bu da bir sinema karesi için ağıtı beraberinde getiriyor! Adeta bir Hillbilly istismar filmini deneyimliyoruz. Bu uç duygu bizi üstelik kült bir albeniye de sürüklemiyor. Film kendini bu ciddiyetsizlik içinde aşırı ciddiye alıyor!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder