Horse Girl: Kült olabilecek bir weird western deneyimi

YAZI BOYUTU

Sundance 2020’de dünya prömiyerini yaptıktan sonra 7 Şubat’ta Netflix’te tüm dünyada yayınlanmaya başladı. “Horse Girl”, içinden ‘fantastik’, ‘bilimkurgu’, ‘absürd komedi’ ve ‘korku’ geçen leziz bir weird western denemesi. Alison Brie için de bir kariyer zirvesini duyuruyor.

Filmin notu: 6.5


Sıra dışı komedi evreninde Brie ve Shannon yine var

Jeff Baena, farklı formülleri beklenmedik şekillere sokmasıyla bilinen bir isim. Herkesi ikiye bölse de sıra dışı bir komedi klasiğine dönüşmeye aday “Tesadüfler”le (“I Heart Huckabees”, 2004) çıkış yaptı. Bu filmin ortak senaristi olarak kariyeri başlasa da, o damardan çok da iddialı bir yere gelemedi. 

Bunun sebebi iyi niyetli fikirlere karşın ayrıksı tonların, formüllerin ve türlerin dozunu kaçırması belki de. Sundance’te yarışan ilk yönetmenlik denemesi “Life After Beth”te (2014) mat renklere bulanmış, TV estetiğine kayan zombi komedisi, Aubrey Plaza dışında bir şey vaat edemiyordu örneğin. Dördüncü kez yönetmenlik koltuğuna geçtiği “Horse Girl”de ilk kez ‘tutmuş’ denebilecek bir noktaya ulaşmış. Üçüncü kez ise kendi mizah anlayışına çok yakışan Alison Brie ve Molly Shannon ile çalışmış.  


Yeni görüntü yönetmeni farkını hissettiriyor

Film, 70’lerin Hollywood’unda açılıyor gibi hissettiriyor. O dönemde sıkıntı çeken Sarah’nın (Brie) üzerine gidiyor. Zoom objektif kullanımıyla retro dokulu sinematografinin bir araya geldiği ilk bölüm ufuk açıcı. Onun devamına da Molly Shannon’dan hediye alan ‘mağaza çalışanı’ sıradan bir karakterin maceralarını izliyoruz. Postmodern ve feminist Terry Zwigoff damarı (özellikle de “Hayalet Dünya” üzerinden) bu sayede açığa çıkıyor sanki.

Duplass Kardeşler’in yapımcılığı filme çok şey katmış. Görüntü yönetmeni ve bestecilerin değişmesi yaramış. Sean McElwee’nin ana karakterin kıyafetine uygun bir renk filtresinin üzerine giderken onu aynanın karşısında tuhaf açı tercihleriyle yansıtması da gözden kaçmıyor. Bu anlarda aslında dar odak orijinal bir kullanımla karşımıza çıkabiliyor.


Retro dokulu ve çizgi romansı bir weird western deneyimi

Sanki Yeni Hollywood yıllarının retro dokusuyla yeni milenyumun anti-çizgi roman uyarlamalarının estetiğinin iç içe geçtiği fantastik bir vizyon yükleniyor filmin damarına. Yönetmenin 2017 tarihli üçüncü uzunu “The Little Hours”daki kendi ‘Decameron’una Amerikan rahibelerinden ulaşma algısı da ‘olmamış’ dedirtmişti. Burada daha çarpıcı bir sonuç karşımıza çıkıyor. Bu durum da ortak senaristlik de yapan Alison Brie’nin omuzlarına fazlasıyla yük bindiriyor. Oyuncu, farklı kıvrımları olan bu rolde gerçekten bambaşka bir performans çıkarıyor, o olmasaydı filmin yarattığı etkide azalma olabilirdi.

Bir yerden sonra onun beynindeki travmanın aslında bir ‘weird western’ aurası olduğu açığa çıkıyor. Filmin finalinde yanında at varken sol tarafta havaya uçmak da aslında ‘metafiziksel reenkarnasyon’ arzusunu ortaya koyuyor. Absürd komedi ile fantastik dokunuşun iç içe geçtiği retro dokulu bir doğanın üzerine gidiyor film. O damardan ise olağandışı bir füzyon damarından yola çıkan ayrıksı bir weird western olmak için ant içiyor. 


Son 10 yılda böyle özgün western ürünleri az çıktı

Bu alt tür “Billy The Kid Versus Dracula” (1966), “Hızlı ve Ölü” (“The Quick and the Dead, 1995), “Blueberry” (2004), “Gün Batımından Şafağa” (“From Dusk Till Dawn”, 1996) gibi kült olmuş eserlere açıldı. “Vahşi Vahşi Batı” (“Wild Wild West”, 1998), “Kovboylar ve Uzaylılar” (“Cowboys & Aliens”, 2011) gibi ciddiye alınmayan ürünlerin de adı anılabilir. Burada ise ‘hayali suç şovu’, ‘klonlama bilimkurgusu’, ‘bedensel korku (body-horror)’, ‘at imgesi’ arasında gidip gelen bir paranoyak ruhun üzerine gidiyor. Brie’nin ‘feminist western’ kahramanıymış gibi kendisini elinde oynatmak isteyen bütün erkeklerle ilişkiye girmenin zevkini sürmesi, aslında sınırların zorlandığını ispatlıyor.

Baena bütçeden mi bilinmez ilk kez yaklaştığı fantastik dehlizlere girmekte başarılı olmuş. Bunun kökenini aslında zor bir ‘zıt kutuplar dramedi’sine bağlamak normal, hatta tebrik edilesi bir hareket. “Horse Girl”, bu alt türde “Blueberry”den sonra yeni milenyumda üreyen en dahiyane filmi duyuruyor. 2010’larda ise “Fanny Lye Deliver’d” (2019), “The Rider” (2017) dışında western türünde iddialı film üremediği için fazlasıyla işlevsel duruyor.


Sıra dışı bir #metoo filmi

Brie, adeta bir yeraltı çizgi romanı kahramanı ‘anti-at kız’ olarak beliriyor. Ama bunu Duplass üzerinden terapi seansına, başka bir psikolog üzerinden klonlama sürecine, büyülü gerçekçi ayaklanmaya ve daha nicesine malzeme ediyor. Hayallerin bir-iki yerde yapay durduğu söylenebilir. Ama “Tek Aşkım”ın (“The One I Love”, 2014) yaratıcılarından üretilmesini boşa çıkarmayan bir melez filmin ortasında buluyor kendini Sarah nihayetinde.

Bu da aslında #MeToo sürecinde anlamlı bir anti-western dokusu servis ediyor. Ama ‘weird’ olmasıyla anılacak! Ana karakterin yara bere içinde kalmasıyla bir ‘bedensel korku’ya, bir suç TV programına malzeme edilmesiyle fantastik bir zihin yolculuğuna, bir terapiye girmesiyle “Stepford Kadınları”vari (“The Stepford Wives”, 1975) bir klonlama damarına kaydığı görülüyor. Arıza finaliyle bile aslında hap içme ihtimali olan hasarlı tiplemenin, anti-kahramanın dengesizliğine bizi sokmak yeterli olabiliyor.


Besteci ikilisi filmin tonuna büyük destek veriyor

Kurgucu ve ikili besteci ekibi filmdeki bu ‘ruh’u yansıtmakta çok başarılılar. Josiah Steinbrick-Jeremy Zuckerman’ın davulun tedirgin ediciliğinden beslenip metal-rock etkisi bırakan şarkılarının gerçekten ayıltıcı bir etkisi var. Türkiyeli Tolga Kahraman da onlara katkıda bulunuyor. Kurgucu Ryan Brown aynı kalsa da onun eforunu yukarı çekecek bir ikili beliriyor bu sayede. Onların kıvraklığıyla “Horse Girl”, sıra dışı bir ton kazanıyor, bunu da merak edilesi bir karakter yolculuğuna malzeme ediyor. Baena, sinemasal açıdan yansıtması zor mizah anlayışına yıllardır aradığı müziği buluyor bu sayede.

Büyük oranda bu sistem karşıtı ‘anti-kovboy’ akla “Dişi Kovboylar da Hüzünlenir”i (“Even Cowgirls Get the Blues”, 1993) da getirmiyor değil. Van Sant’in Uma Thurman’a Sissy Hanksaw adıyla yüklediği ‘cow girl’ (inek kız) motifi fazlasıyla işlevsel bir şekilde olağan dışı bir tonun içinde yaşayabilmişti. Burada ‘At kız’ Sarah da Sissy’nin metafiziksel ve weird kardeşi sanki! Benzer bir şekilde ‘kafadan kontak’ hallere giriyorlar, ‘poker surat-absürd’ komedi arasında gidip geliyorlar. Bu durum, ‘feminist’ damarlı füzyon bir weird western’e malzeme edilince de lezzetli bir hal alıyor.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...