Louis Wain: Şizofrenik bir kedi ressamının olağan dışı biyografisi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

“The Electrical Life of Louis Wain”i 9-18 Eylül arasında düzenlenen 2021 Toronto Film Festivali’ndeki dijital dünya prömiyerinde izledim. “Elektrik Savaşları”ndan “Akıl Oyunları”na, “Paddington”dan “Pirosmani’ye atlayan eklektik, plastik ve olağan dışı bir bio-pic. Cumberbatch elektrik prizine takılıp oradan çıkarak yol alan uçarı bir resimli roman karakteri yaratıyor. Film 5 Kasım’da Prime Video’da izlenebilir.

FİLMİN NOTU: 7

ŞİİR GİBİ BİYOGRAFİ, ERIK WILSON DESTEKLİ

1.33:1’de şiir gibi çekilmiş bir bio-pic… 1860-1939 arasında yaşamış Louis Wain, şizofreni tanısı konmasının yanı sıra bunu belli ettiği kedi tablolarıyla da bilinirdi. Onun resimli kitabına ya da çizgi romanına giriş niyetine puntolarla yapılan bir açılış planlanıyor burada büyük oranda.

Kedi resimleri çizen bir karakter denince akla Tim Burton gelebilir. Ama “Büyük Gözler” (“Big Eyes”, 2014) yarıda kalmış bir eserdi. Burada Will Sharpe, ‘Paddington’, “Öteki” (“The Double”, 2013), “Submarine” (2010) gibi eserlerle İngiliz biçimci sinemasının ikinci kuşağının, gelişmiş bireylerinin dokunuşunu barındırıyor. Bunların görüntü yönetmeni Erik Wilson yaratıcı bir katmanlılık devreye sokuyor. Richard Ayode ve Paul King ile, yani onların gerçeküstücü sanata dönüşen melez ivmeleriyle bağ kuruyor.

CUMBERBATCH BÜYÜCÜ ETKİSİ YAPARKEN COLMAN KALİTESİYLE YÜZLEŞİYOR

Sharpe, 2012’de “Kara Göl”de (“Black Pond”) tuhaf açılarla örülü gerçekçi bir kara komediye ev sahipliği yapmıştı. Ama onun minvalinde ilerleyerek aslında sinematografi-sanat yönetimi-kurgu farkıyla seviyeyi yukarı çeken epik bir yaratıcılık ürünü izliyoruz burada.

Wain’in filme başlangıcı “Elektrik Savaşları”nın (“The Current War”, 2017) Edison’ı gibi oluyor. Cumberbatch’in varlığı şaşırtıcı değil ve adeta büyücü etkisi yapıyor! Ama resimli kitap estetiğinin Wes Anderson’ın “Tenenbaum Ailesi” (“The Royal Tenenbaums”, 2001) etkisinin arkasından devam eden yaratıcı rötuşlara pastel renklerden destek alan bir ressam biyografisi ekleniyor burada. Bu durum da keyif veriyor. Katmandan katmana atlamalar bambaşka bir boyutun sözünü veriyor. 

Olivia Colman’ın onun anlatıcısı olarak devreye girmesi ise üst düzey bir oyuncu birlikteliğini devreye sokuyor. Daha iyisini bulmak neredeyse imkansız! İngiliz sinemasından son 20 yılda çıkan en alkışlanası iyi oyuncu karşılıklı döktürüyor. Şapka çıkarma bekliyor.

Nick Cave’in sonlara doğru H.G. Welles kimliğinde gördüğümüz sahnesi ise kült olmaya oynayacak kadar zekice planlanmış. Bu alaycı resimli romandan fazlasıyla destek alarak pastel renklere anlamlı bir noktaya taşıyor.

ANLAMLI VE PLASTİK BİR DELİLİK VURGUSU

Ana karakter zamanla animasyon uçurumuna kayıp gidecek, sürüklenecek diye düşünüyoruz. Ama filmin ismine atıfta bulunur şekilde sanki onun bir elektrik prizine takılıp çıkmasıyla ortaya çıkan bir uçarılık çizgi romansı dokunuş daha da anlamlı bir ‘delilik’ vurgusuna götürüyor. 

Hatta bu damardan melankolik gerçeküstücü tablolarla buluşma olanağı yakalar hale geliyor. Aslında ‘Paddington’ın live-action-animasyon damarı özellikle resimlerin devreye girmesiyle katmanlı bir estetiğini duyurma olanağı bulunuyor büyük oranda... 

YAPIM TASARIMI HAYRANLIKLA İZLENİYOR

Bir yerden sonra ise Riseborough ve Foy’un turuncu saçlı olmasıyla aslında onun hayalinden çıkan bireyler olduklarına kanaat getiriyoruz. Karakterimiz Edison gibi başlasa da “Akıl Oyunları”nın Russell Crowe’una, Nash’ine kadar gidiyor. Estetik açıdan ise mevsim geçişlerinin mucizesinin ardından gerçekten Shengelaia imzalı belirleyici Gürcü klasiği “Pirosmani” (1969) ve animasyon “Loving Vincent” (2017) kadar başyapıt seviyesine sıçranmıyor. Ama Taymor’ın “Frida”sı (2002) ile yarışma gerçekleşiyor. Bu da büyüleyici bir eylemle gerçekleşiyor.

Zamanla da kendi resimli romanında oradan oraya atlayan ve makyaj dönüşümüyle çılgına çeviren Cumberbatch’i saygıyla selamlıyoruz. Suzie Davies’in “Bay Turner” (“Mr. Turner”, 2014), “Peterloo”dan (2018) çıkıp burada yaptığı yaratıcı yapım tasarımcılığı da mucizevi anlara yol açıyor, hayran bırakıyor. 

Her sahnede adeta sinematografi ile birliktelikle Greenaway’in “Goltzius ve Pelikan Kumpanyası” (“Goltzius and the Pelican Company”, 2012) ve “Gece Bekçisi” (“Nightwatching”, 2007) mucizeleri veya Jarman başyapıtı “Caravaggio” (1986) olmasa da başka bir cümbüşe açılıyor. Todd Haynes’in Dylan’ı altı oyuncunun canlandırmasıyla abir alt benlik şovu başyapıtına dönüşen “Beni Orada Arama”sı (“I’m Not There.” (2007) iddiasında da değil olup bitenler.

ELEKTRİKLE ŞARJ OLABİLEN BİR BİYOGRAFİ KARAKTERİ

Ama “Louis Wain”, elektrik mucitliğinden ressamlığa, şizofrenlikten hayvan dostluğuna uzanan ilgiye değer karakteriyle estetik bilinç sunuyor. Onun da sanki bir elektrik fişinden çıkmışçasına etrafta öylesine gidip geldiğine ve eklektik tablolara tanıklık ettiğine biz de şahit oluyoruz. Amelie’nin müzik kutusunun eşliğinde hareket etmesi misali bir masalsılık canlanıyor.

Bu ressam biyografisinin de en önemli tarafı oyunbazlığı sanki. Sharpe’ın sanat yönetimi ile görüntü yönetimini birleştirirken Powell-Pressburger’den başka bir gelişmişlik getirdiğine tanıklık ediyoruz. Bu durum çokça gördüğümüz Joe Wright’ın veliahtı olmaya kadar ilerlemiyor. Aksine Paul King ile Julie Taymor’ı birleştirme arzusunu görüyoruz. Britanya sinemasının biçimci damarında nev-i şahsına münhasır duruş bu sayede canlanıyor.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder