Nomadland: 2008 ekonomik krizine Reichardt-Malick arası kalıcı bakış

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Venedik’ten Altın Aslan’la dönen “Nomadland”i 45. Uluslararası Toronto Film Festivali’nin dijital dünya prömiyerinde izledim. Chloé Zhao’nun gerçekçi ve hipnotik geleneğini yansıtan film, 2008 ekonomik krizine dair de en çarpıcı belgelerden birine dönüşüyor. Yönetmenin çevreci Oscar yürüyüşü başladı, Toronto’dan Halkın Seçimi Ödülü de gelirse önüne kimse geçemeyebilir.

Filmin notu: 6.7

‘Binici' ile kariyerinde yeni bir kapı araladı 

Chloé Zhao, Çin doğumlu olmasından mı bilinmez Amerika’nın unutulmuş bölgelerindeki insanların hikayelerini anlatmayı sever. ‘Yerli’ olarak da anılabilecek bu tiplemeler, aslında western’i tersyüz eden bir olguyla karşımıza çıkarıldı. 2015’te “Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar”da (“Songs My Brothers Taught Me”) yönetmen net olarak üslubunu oturtamamıştı. Henüz görüntü-müzik birlikteliğindeki özgün bakışını devreye sokmamıştı.

Ama 2017’de “Binici” (“The Rider”), oyunculuk kariyeri olmayan gerçek kovboy Brady Jandreau’nun gözünden akan bir anti-western olarak dikkat çekiciydi. Ötekileşmeye yüz tutmuş ana karakter amatör oyuncunun adını alarak onun psikolojisini yansıtmayı iyi beceriyordu. Öznel, hayali, saykodelik ve hipnotik olabiliyordu. Binici tanımına bakarken detay ve yakın planların ayarının kaçırılması, düzensizliğe vurgu yapıp docufiction’ı (belgesel-kurmaca kırması film) kurcalıyordu. Temelde Reichardt ile Malick’in gelenekleri iç içe geçiyordu.

Barbara Loden ve Kelly Reichardt etkileri 

Nomadland”de (2020) ise 2017 tarihli Jessica Bruder imzalı bir romanın üzerine gidiyor Zhao. Bu kez ‘Göçebe Fern’i merkezine alıyor. Bir kez daha Nevada’nın bilinmedik bir yöresinde yaşayan ve maddi sıkıntıları olan insani bir karakterin etrafını sarıyor. Filmin adı yanıltıcı olsa da süper kahramanlığa, süper güçlere dair bir şey görmüyoruz.

Aslında Cassavetes’in cinema vérité’yle ilişkili gerçekçilik olgusunun sonrasında Barbara Loden’ın “Wanda”sıyla 1970’te, Hal Hartley etkili minimalist ve bağımsız auteur Kelly Reichardt’la ise 2000’lerin başında feminist hikayelerin arasına girip kalıcı olduğu görüldü. Zhao’nun esaslı çıkış noktası da bu. Ana karakterinin üzerine giderken ise planları uzun tutup doğaçlamalara alan açtığı görülüyor. Burada da zaten üç gerçek göçebe karakter Fern’in yolculuğuna oturaklı bir ‘belgesel’ katkısı veriyorlar. Bunlar David Strathairn’in ruh gibi dolaşan halini düşününce ilaç gibi geliyorlar.

2008 ekonomik krizine dair en kalıcı belgelerden 

Binici” sonrasında aslında anti-western tiplemesi gibi duran Fern’in başka bir işlev üstlendiğine tanıklık ediyoruz. Büyük Buhran döneminden bu yana da sinemada ekonomik krizlerle ilgili hikayeler anlatıldı, filmler yapıldı. 2008’in büyük ekonomik krizi de temsillerini gördüğümüz bir politik olay. 

Bu durum karşısında ister istemez de “Oyunun Sonu” (“Margin Call”, 2011), “Büyük Açık” (“The Big Short”, 2015) gibi gevezelikten öteye gitmeyen borsacı/finansçı filmleri aklımıza geliyor. “Aklı Havada” (“Up in The Air”, 2009) simgeleşen ‘işten çıkaran tiplemesi’ ile bu süreci en iyi iğneleyen filmlerden biriydi. Bağımsız sinemanın Superman’i imalı bir sınıfsal yükselmeyle iyi yansıtılmıştı. Ama esasen burada “Wendy ve Lucy”deki (“Wendy and Lucy”, 2008) “Umberto D.”ye (1952) atıfta bulunan Reichardt yaklaşımını izliyoruz. Ondan esinlenen insani feminist mücadelesi bize tesir ediyor. Bunun izinde de neyin ne noktaya gideceği daha da etkili hale gelebiliyor.

Fern, Reichardt'ın Wendy'sine kardeş olarak geliyor 

Frances McDormand, sinemada gördüğümüz evsiz ve işsiz temsiller arasında 2008 krizi sonrasına en çok yakışanlarından. Michelle Williams’ın Wendy’si ile kardeşlik ilişkisi kuruyor. Zhao’nun kameraya yaklaşımı ise öncelikle soysal gerçekçi, ama minimaliste de kayabilen bir bağımsız ruhla çıkageliyor. Yönetmen, dingin kamera hareketleriyle insanları izliyor. Doğal ışığın dışına çıkmıyor.

Ancak bunun arasına Joshua James Richards’ın katkısıyla aslında etkili detay planları, gözlemci genel planları ve kaçırılmış yakın/çok yakın planları incelikli bir şekilde yerleştirmeyi de ihmal etmiyor. Filmin montajla gaza basıp ‘hip-hop kurgu’ numaralarıyla donatıldığında Malick’in 1910’larda geçen “Cennetin Günleri”ne (“Days of Heaven”, 1978) kadar uzanan bir hipnotik hava devreye giriyor. Usta sinemacının kariyerinde postmodern bir sayfa açan “Hayat Ağacı” (“The Tree of Life”, 2011) da referanslar arasında var. Zhao’nun Reichardt’tan ayrılan tarafı da aslında maddi sıkıntısı olan tiplemeye bir şeyler eklemesi.

88 yıllık alçıpan şirketinin kapanışını lirik hale getiriyor 

İngiliz sinemasında Lynne Ramsay ve Andrea Arnold, Ken Loach sonrasında işçi karakterleri stilize ve zaman zaman hipnotik bir dokuya taşıyarak bir akımı yenilemişti. Zhao’nun da sosyal kademenin en altındaki tiplemeler için hipnotik bir vizyon ekleme çabasını görebiliyoruz. Böylece İngiliz Yeni Dalgası’nın ikinci kuşağı yönetmeninin artık zamanı yakalayamadığı da daha iyi ortaya çıkıyor.

Aslında “Nomadland”deki alçıpan isteğinin azalmasıyla 88 yıllık US Gypsum’un kapanmasıyla birlikte geçim derdinin yeni iş kollarına kalmasına karşı bir isyanı var. Nasıl Steinbeck’in 1939 tarihli romanından 1940’ta uyarlanan “Gazap Üzümleri”nde (“The Grapes of Wrath”) veya Guthrie’nin “Şöhret Yolunda”da (“Bound for Glory”, 1976) 1930’lar ruhunu yansıtan başka bir yolculuk ve isyan izlediysek, burada da android kültürüyle çatışan bir göçebe yaşamına vuruluyoruz. Carradine’ın Guthrie’sinin bu kuşaktan kuzeni gibi Fern.

Fakirliğin arasından sıyrılacak bir 'umut ışığı'nın peşinde 

Filmin tamamına yakınında bir cep telefonu görmüyoruz. Bu da Fern’in insanlık tarafında durup çevreci mesajlar verme arzusunu ortaya koyuyor. Mecburen Amazon’da, yani olabilecek en bariz internet ya da yeni medya şirketinde çalışmak ise onun için yeterli değil gibi. Karakter, 107 dakika boyunca bir çıkış noktası arıyor. Bunu yapmak için de aslında yola çıkıp kendini sorgulamaya alıyor. Ya anadan üryan çıplaklık dereye giriyor, ya yeni bir doğa keşfediliyor, ya da başka bir umut ışığı yanabiliyor.

Ama Ramsay’nin “Sıçan Avcısı”ndaki (“Ratcatcher”, 1999) tarlanın yarattığı son umut ışığına benzer bir şekilde İtalyan besteci Ludovico Einaudi’nin etkili nokta koyduğu bir anı var filmin. Piyanist tarafını öne çıkan müzik skalası çok çarpıcı ve doyumsuz. Genel anlamda dördüncü duvarı tarlalarda yıkma arayışı var ve gerçeklik sorgusu devreye sokuluyor, Fern ise kendi çevre fetişizmini yapmak istiyor. 

Alkol etkisiyle hayali ve saykodelik bir evrene kayıyor 

Nomadland”, erkek egemen ve teknolojik dünyaya isyan niyetine çekilmiş. Büyük oranda Derin Amerika’ya ayna tutarken feminist duruyor. Ama sadece tutarlı gerçekçilikle iş bitirmiyor. Aksine müzikle hipnozun, derin odakla çevreciliğin peşine takılıp sersemletebiliyor. Yolculuk da büyük oranda çarpıcı hale geliyor. Bestelerin piyano tuşlarından fazlaca güç alırken hip-hop kurgunun gerçekçilikle karşılık bulduğu anlar adeta çevrenin hayal olmasını arzulatan bir şekle geliyor.

Binici”de ilaç almayla gelen bilinç akışındaki ‘saykodelik/acid’ hissiyat, burada da alkol ile canlanıyor. Fern’in kafasında kontrol çıkan ve adeta başka bir duvar arayan bir yaklaşım var. Amerika’nın Batı’sından alışık olduğumuz ayrım bu sayede bir kafa bulmayla canlanıyor. Jodorowsky ile Hellman etkisi de devreye girebiliyor zaman zaman.

ABD’nin unutulmuş bölgelerine dair bir yönetmen filmi 

Amerikalı yönetmenler, kendi bilinmemiş topraklarındaki insanlara Zhao gibi doğru ve kalıcı yaklaşmayı o kadar da beceremezler. Ama Zhao dışarıdan biri olarak yaşam problemini de, istihdam problemini de çok aşina olmadığımız kültürlerin hipnotik gerçekçiliğiyle yüzümüze vuruyor. David Gordon Green’in southern gothic becerisi bir kenara konabilir. Ama burada yönetmen, bağımsızlığı ve sosyal gerçekçiliği abartarak sömürebilen Debra Granik’ten daha zeki yarattığı üslupla yoluna formda devam ediyor. İyi de yapıyor. Bu konuda bir başka yabancının, Roberto Minervini’nin Vahşi Batı’ya, kovboylara bakışındaki etkileyici docudrama dolgusuyla akraba bir yaklaşım var.

Klasik sosyal gerçekçilikle hipnotik egzotikliğin yollarının kesişmesi, eklektik gözükmüyor. Aksine göçebe hayatının ruhuna cuk oturuyor. Bir çıkış arayışını hayali bir şekilde canlandırıyor. Frances Mcdormand’ın kapsayıcı bir performansı var, ama filmin esas kahramanı o değil. “Nomadland”, bir yönetmen filmi, kurgusundan ses tasarımına, müziğinden sinematografisine gerçekten de bir dönemi müthiş yansıtıyor. Ucu açık final bölümüyle etkiliyor. Ekonomik ve politik açıdan da kalıcı olacak bir belge bırakıyor. 

Yazarlarımızdan

23 Eylül 2020, Çarşamba 11:27
23 Eylül 2020, Çarşamba 11:18
23 Eylül 2020, Çarşamba 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder