Rotterdam’ın ana yarışması nasıldı?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

22 Ocak-2 Şubat 2020 arasında düzenlenen 49. Uluslararası Rotterdam Film Festivali, Bero Beyer’in beş yıllık döneminin en iyi yarışmasını sundu. Özellikle Arjantin ve Güney Kore çıkışları ‘dikkat!’ dedirtti. 10 filmlik seçkide bilinen akımların devam etmesinin yanı sıra belgesel-kurmaca damarının çekici olabildiği kanıtlandı.


Martel'in yarattığı cesaret, yeni yönetmenler çıkarıyor

Güney Amerika sinemasının rakam olarak etkisi altına aldığı, Avrupa’yı dahi solladığı bir yarışma izledik. Ancak bunlar arasında sivrilen iki film oldu. Öncelikle Jazmin Lopez’in “If I Were The Winter Itself”i (“Si Yo Fuera El Invierno Mismo”), aslında sinemacının takip ettiği duyguları, metotları devam ettiren bir iş. Yönetmen, “Leones”te (2012) kameranın ormanda kaydırılıp uzun planlar alması üzerinden bir gençliğin ruh halini, kaybolma sorununa dikkat çekmişti. Gus Van Sant ve David Lynch etkisini hissettirmişti. İkinci filmiyle Lucrecia Martel’in öncülü olduğu Yeni Arjantin Sineması’nın onun cesaretinden beslenen ikinci kuşağına adını rahatlıkla yazdırıyor.

Burada Portekizli başarılı görüntü yönetmeni Rui Poças ile çalışmış. Ama hikaye olarak Godard’ın “Çinli Kız”ının (“La Chinoise”, 1967), Harun Farocki’nin kısa filmi “The Inextinguishable Fire”ın (“Nicht Löschbares Feuer”, 1969) ve Ana Mendieta nın 1969’da başlayan Untitled silüet serisinin ‘Facial Hair Transplants’inin yeniden canlandırıldığı sahneler var. Onların başına ve sonuna ise aslında özgürlükçü ilişki parçaları yerleştirilmiş. Bu da Fransız Yeni Dalgası’nın özgürlük arayışına bambaşka bir modern sanat uyruğu kazandırıyor sanki.

Lopez’in anarşist ve entelektüel gençliğinin gözünden ilerlemek ciddi anlamda sinemasal coşkuyu harekete geçiriyor. Kaydırılan kameranın gerilim ve çıplaklığa eşlik etmesi, burada aslında modern sanat eseri ile malikane yaşamı arasında gidip gelen nev-i şahsına münhasır bir yapıt duyuruyor. 

Özellikle “Çinli Kız”ın devreye sokulduğu plan sekansta zevkten dört köşe olabiliyoruz, araya ‘Indiana Jones’ adı da giriyor. Finalde Mendieta’nın eserinin canlandırıldığı vals niteliğindeki gerçeküstücü sahne ise sinemasal bir doruk noktası! Gerçekten de Lopez, ülkesinin önemli figürü, auteur’ü olmanın peşine düştüğünü ispatlıyor. “If I Were the Winter Itself”te ‘film içinde film’ modeline hayran olunası bir entelektüel ve siyasi bakış katıyor.



Kore Yeni Dalgası'ndan melez bir neo-noir

Bu kaynaktan aslında Yeni Arjantin Sineması’nın bir entelektüel iz peşinde koştuğu görülüyor. Ama ana yarışmada özellikle Kore ve Yunan Yeni Dalgası örneklerinin de ciddi anlamda desteklenmesi sevindirici. Genel algının belgesel gerçekçiliği, belgesel-kurmaca arası damarlar olduğu düşünülünce bu eğilim sevindirdi.

“Beasts Clawing at Straws” (“Ji-pu-ra-gi-ra-do Jap-go-sip-eun Jim-seung-deul”) dört epizot üzerinden bir cinayet araştırmasının izini sürüyor. Ancak bunun içine cinsellik de şiddet de neon ışıklı sinematografi de tuhaf karakterler de sokabiliyor. Giriş biraz kaba komediye kayıp kontrolden çıkabilse de sonradan toparlayan film, dengesi iyi ayarlanmış kurgusuna da gizemine de konsantre olmamızı sağlıyor.

 Ülkenin ünlü bir suç romanından uyarlanmak ise filmi anlamlandırıyor. Hitchcock’un “Hırsız Kız”da (“Marnie”, 1964) ana karakterinin elindeki çantaya yakın plan aldığı ‘suspens’ ile açılsa da bambaşka sürprizlerle sürüp aslında finale kadar ince ince örülmüş melez bir yapının izini sürüyor. Halen de soru işaretleriyle sonlanıyor. Kim Yong-Hoon farklı tonlar arasında gidip gelirken kurgusunu ve süresini iyi ayarlıyor.

İlk film, özellikle Jin Jang’ın “Murder Take One”ının (“Baksu-chiltae Deonara”, 2005), Bong Joon-Ho’nun “Cinayet Günlüğü”nün (“Salinui Chueok”, 2003) hayranları için heyecan verici bir çıkış olacaktır. Tazelikten ziyade türdeki artistik patinajı, Hitchcockyen gerilim motifinden başlayıp kaba komediye, stilize anlara ve epizotlara açılması, Güney Kore geleneğinin dışında da fark yaratmasına alan açabilir.


Egzotik doğa sadece Yunan Yeni Dalgası damarında sonuç verdi

“Kala Azar”da ise Janis Rafa’nın aslında egzotik bir doğayı bir yaşayış ya da üreme mekanına dönüştürmesi ilgi çekici. İki aşık ana karakterinin cinsel organ yakın planlarıyla açılan filmin, çiftlik imgesini derinlikli olarak kullandığı net. Bittiğinde ise evrim teorisi, üreme ve hayvanların çiftleşmesi üzerinden bir sembolik meditasyona dönüşüyor.

Sanki bir köpeğin gözünden çekilmiş ve aslında olup bitenleri net bir şekilde göstermeyen bir görsel yapı var. Bunun üzerine de anlarla belgesele de alan açabiliyor. Sessiz göçmen işçilerin yansıtılması derken adının da bir bulaşıcı hastalık olması ilgi çekici. Rafa, ses miksajından ve müzikten beslenerek egzotik doğayı sömürmeden yeni anlamlara malzeme edip ‘natüralist bir ilişki filmi’nin sözünü veriyor. Finaldeki obua çalanların tek planı bile bu açıdan önemli. Belki de Yunan Yeni Dalgası’nın “Hayat Ağacı”na (“The Tree of Life”, 2011) tanıklık ettik.

Ana yarışmada “La Fortaleza”, “Lonely Rock” (“Piedra Sola”) ve “Nasir” ise oryantalist ve egzotik doğa manzaralarının ötesine dönüşmekte zorlandılar. Turistik gezi olarak kaldılar. Ses efektlerine, baskın ezgilere planlı bir şekilde yüklenmek ise Yunanistan’ın ekolleşmesiyle fark yaratmasına alan açtı. Özellikle “Lonely Rock”ın dini bir ayine dönüşmesi, bunu yaparken kafa şişirmesi anlamsız imgeler seremonisini duyurdu. “La Fortaleza”da İtalyan Yeni Gerçekçiliği güzellemesi Venezuela taşrasında boş bir doğa fetişizmine açıldı.

Bu iki Güney Amerika filmini geçince “Nasir” de tam ekranda Hint usulü bir Müslümanlık fetişizmini anlamlandırmakla kaldı. Açıkçası bu hedef doğrultusunda boş bir doğa ayini ve taşra güzellemesi devreye giriyor orada da. Her üç film de ‘sinemasal bir meditasyon’a dönüşme hedefiyle yola çıksa da sıkıcı ve göz yakıcı olmakla kaldılar.


İşlevsiz aile damarlı Godardiyen bir aşk filmi

Brezilya’dan gelen Maria Clara Escobar imzalı deneysel, Godardiyen ve soyut bir aşk filmi olarak anılabilecek “Desterro” da ilgi çekici bir keşfi duyuruyor. Açıkçası bir ailenin köklerinden ayrılıp kendini bambaşka skeçlere, yan hikayelere, etkili imgelere kaptırmasını ele alıyor temelde. Bu durum da aslında ilk filmde, ‘125 dakikaya ne gerek vardı’ dışında bir eksiklik getirmiyor. 2.35:1’de gerçekten de önü açık bir sinemacıyı tanıyoruz.

Desplechin’in başyapıt seviyesindeki Godard etkili filmi “Bir Noel Masalı” (“Un Conte de Noel”, 2008) kadar iddialı bir yabancılaşma efekti yok belki, ama deneyleriyle gerçekten olgun gözüküyor film. İşlevsiz aileyi anlamlandırırken neredeyse Fransız Yeni Dalgası fetişizmi de yapıyor.

Çin’den çıkıp ‘aşk’a odaklanan “The Cloud in Her Room” (“Ta Fang Jian Li De Yun”) ise siyah-beyaz çekilmiş bir ilişki filmi… Aslında bu öykünün etrafını teknolojik alet edevatla sarıyor. Büyük oranda geçen yılki yarışmadan interaktif çöplüğe dönüşen “Present. Perfect”i (2019) unutturan internet/sanal dünya etkisi var. Genç karakterler de teknolojik damarla görsel açıdan ilgi çekici deneylerle sarılıyor.


200 dakikalık iddialı bir belgesel

İspanya’dan çıkan 200 dakikalık belgesel “Year of the Discovery” (“El Año del Descubrimiento”) Franco sonrası dönemde 90’ların başındaki bir ayaklanmaya ikili ekran bölme ile bakıyor. Açıkçası gözlemci kurgu deneyi fazlasıyla Eisenstein yıllarına götürüyor bizi. Solanas’ın İspanya şubesi bu sayede sert bir şekilde devreye giriyor. 

Ama görüntülerin video kaset seviyesinde bilinçli kalması bile akıllara durgunluk veren arşiv niteliğinde bir belge sunmasına alan açıyor. Bu filmin adını da özellikle politik damarıyla bir kenara not etmek lazım. Zira gerçek bir dramatik yapıyı izlemekten ziyade onun farklı boyutlarını, lineer akışı yıkarak bakış açıları üzerinden anlatıyor. Belgesele yeni bir hareket getiriyor. İspanya’nın faşist liderinin yaptıklarına, gençliğin önünü kesmesine dair de söyleyecek sözleri var.



Wes Anderson ile Fassbinder'i birleştiren meta-komedi

“Drama Girl”, geçen seneki “Take me Somewhere Nice”la (2019) akraba bir Hollanda filmi. Vincent Boy Kars ikinci uzununda Leyla de Muynck’un izini sürüyor, bunu yaparken de aslında ‘Wes Anderson’la Fassbinder’i birleştiren bir meta-komedi’ne imza atıyor. Fazlasıyla renkleri ve sanat yönetimiyle dikkat çeken eserin iması bile yeterli...

Aslında böylesi bir damar olduğunu düşününce bağımsız komediden, dramediden yürümek sevindirici. Filmin belgesel-kurmaca kırması bir yapıya ilerlemesi, aslında görüldüğü üzere seçkideki bu ağırlığın en anlamlı denemesini duyuruyor. Samimiyetini de ‘hayatından anıları canlandırır mısın Leyla?’ sorusu ışığında daha da keyifli bir şekilde servis ettiği söylenebilir.

Yarışmanın genel tablosuna bakınca özellikle ‘belgesel-kurmaca’ kırması omurgaların eğip bükme işlemlerine tabi tutulduğu gördük. Bunun kaynağı çoğu kez egzotik bir doğa olup kontrolden çıkabiliyor. Ama film çekim sürecinin arka planına bakış, sahneleri/anıları yeniden canlandırmayı resmetme gibi temelinden koparılmış görünürdeki belgesel damarları da çekici bir arayışı duyuruyor. Bu eylem ışığında üç saati aşkın modern bir belgesel içermek ise elbette şaşırtmıyor.


Kerem Akça’nın 2020’un Kaplan Yarışması filmleri için yıldız tablosu:

1-If I Were The Winter Itself 7.2

2-Beasts Clawing at Straws 7

3-Year of the Discovery 6.7

4-Drama Girl 6.5

5-Desterro 6.5

6-That Cloud in Her Room 6.4

7-Kala Azar 6.3

8-Nasir 3.7

9-La Fortaleza 3.4

10-Lonely Rock 2.9

Yazarlarımızdan

04 Nisan 2020, Cumartesi 07:58
04 Nisan 2020, Cumartesi 07:48
Sıradaki haber yükleniyor...
holder