The Irishman: Hantal bir mafya tetikçisi biyografisi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Martin Scorsese, yıllardır filmini yapmayı düşündüğü Frank Sheeran’ın hikayesini sonunda De Niro, Pacino ve Pesci ile birlikte perdeye aktardı. Ama ortaya çıkan eser, yer yer bir ustanın dokunuşunu barındırsa da 160 milyon dolarlık bütçesiyle tartışılacak gibi gözüküyor. Netflix’te bugün yayınlanmaya başlayacak The Irishman'i, Kanyon’da yapılan Türkiye galasında izleyip analiz ettim.

Filmin notu: 5.2



70’lerdeki bağımsız ruhunu aratıyor

Yeni Hollywood’un Godard’ıydı Scorsese. Bütün sinefil vizyonuyla ‘kara film’ geleneğini merkezine yerleştirdiği yapıbozucu bir kimlik yaratmıştı. O zamanlar işin içine cinsel özgürlüğü, şiddeti de sokarken stilize ve deneyci numaralarla sinema tarihine özel miraslar bıraktı. Her daim hayal ile gerçek arasında kalan filmlerin mimarı oldu. “Kapımı Çalan Kim?” (“Who’s Knocking at My Door”, 1967), “Soygun ve Aşk” (“Boxcar Bertha”, 1972) gibi enerjik girişler bir yana, “Arka Sokaklar” (“Mean Streets”, 1972), “Taksi Şoförü” (“Taxi Driver”, 1976) özellikle başyapıtları olarak dikkat çekmişti o dönemde.

Bunlardan birincisi ‘stilize gangster filmi’ modelini yaratırken, renk filtrelerinin zeki kullanımı bir yana 'yedinci sanata snorricam’i aktif olarak sokan eser' unvanını ele geçirdi. “Taksi Şoförü”ndeki ‘vigilante film’e (‘intikamcı filmi’) kayan ‘neo-noir’ klasiğinin ise sözünü etmeye gerek yok. Ama nedense yönetmen, ‘sokak kültürü’nü yansıtmakta becerikliyken, 90’lardan itibaren suç hikayelerini biyografik damardan canlandırma arzusuyla yanıp tutuşmaya başladı. Kendi mahallesinden gençlerin öykülerini anlatarak bağımsız damarla ve stilize ruhla kalıcı olmayı istemiyor gibiydi.


Biyografik damarda çok az kalıcı filmi var

1980’lerdeki Hz. İsa filmi (“Günaha Çağrı”) 164 dakikalık bir safkan dini filmin ötesi değildi. Üç saatlik “Casino” (1995) öncesinde de girdiği yanlış dehlizlerin en göz boyayan ve hantal örneğiydi. 80’lerde “Kızgın Boğa” (“Raging Bull”, 1980) en iyi spor filmleri, “Geç Saatler” (“After Hours”, 1985) en iyi kara komediler arasına adını yazdırsa da, Hollywood dekupajına yatkın, auteur ruhundan kopan ve süreleri gereksiz uzatan bir eğilime kaptırdı gitti yönetmen. 

Eli yüzü düzgün dursalar da 150 dakikalık “Sıkı Dostlar” (“Goodfellas”, 1990) ve 167 dakikalık “New York Çeteleri” (“Gangs of New York”, 2002) de gerçek gangsterleri anlatma uğruna bütçeye yüklenme hamleleri gibiydi. Kariyerinde ilginç bir şekilde seri üretimlere de imza attı. Bunlar arasında 151 dakikalık yeniden çevrilen muhbir filmi “Köstebek” (“The Departed”, 2006), vasat bir denemenin ötesi değildi. 

Aslında “Para Avcısı” (“The Wolf of Wall Street”, 2015) enerjisiyle yaşasaydı Pasolini’nin gurur duyacağı bir modern dolandırıcı/broker biyografisi gibiydi, yine üç saate takılsa da “Casino”ya göre aşama kaydedilmiş bir ‘gerçek suç öyküsü’ydü ele alınan. ‘Hikaye anlatma sineması’na net bir kayma yaşadı çoğu zaman Scorsese. 



Auteur teorisinden oyuncu yönetmenine uzanan yol

Burada ise 60’lı, 70’li yılların dünyasına geri dönüş hedefi koyuyor yönetmen. Öyle olunca da Prieto yine 35mm çalışmış. “Sessizlik”teki (“Silence”, 2016) sıradanlığını tekrar etmiş. Elbette belli bölümlerde kaydırmalı uzun planlar işlevsel hale gelebiliyor. Filmin açılışı ve finali De Niro’nun perdedeki iddialı vedası açısından nostaljik anlara dönüşüyor. Bunun ötesinde Spielberg’in senaristi olarak bilinen Steven Zaillian’ın senaryosunun yarattığı nokta atışı diyalogları ve oyuncuları öne çıkaran bir yapı kuruluyor.

Scorsese, oyuncuları değil de sinemacılığını öne çıkarak, Fransız Yeni Dalgası’nın auteur teorisini takip ederek ‘yönetmen’ olmuştu. Ama o da artık ‘oyuncu yönetmeni’ne kaymış burada. Zira gerçekçi ve retro doku aşırı klasik, sanki bir Netflix mini dizisinin altı saate tamamlanmamış halini izliyoruz 3.5 saatte. Usta sinemacı, kendi stilize gangster filmi klasiği “Arka Sokaklar”ı takip etmek veya yeni bir kapı açmak varken, destansı gangster filmi klasiği “Baba”yı (“The Godfather”, 1972) takip etmeyi seçiyor. Böylece Coppola’nın bildik kimliğine kayarak bütün özgünlüğünü yitirip senelerdir çekilen alt tür örneklerini tekrar etmek istiyor. ‘Kara Şövalye’ (‘The Dark Knight’) serisi bile bu yöne kaymışken bu kararı anlamak güç.


Prieto, Richardson ve Chapman gibi iz bırakacak mı?

Prieto-Scorsese birlikteliği yönetmenin Robert Richardson’la “Göklerin Hakimi”nde (“The Aviator”, 2004) sinemanın çeşitli dönemlerinin ışık kullanımını incelikli bir şekilde resmetme veya “Hugo”da (2011) retro dokuda 3D’ye yatkın bir hayali evren yaratma kıvraklığını canlandırmıyor. Hatta Michael Chapman’la “Taksi Şoförü” ve “Kızgın Boğa”daki unutulmaz birliktelik de yok. 

Bu durum filmin tamamında hissediliyor, sanki düğün sekansında bakış açısı kamerasıyla gelen süper yavaş çekim devreye girdiğinde kalıcı bir sekans izliyoruz. Onun ötesinde Prieto sanki Charles Brandt’ın 2004 tarihli kitabına sadık kalmak için çok kasmış.

Araya yerleştirilen Hoffa’nın; Kennedy’den önceki başkandan para yediğine ve ailesinin onun suikastına dair bildiklerine dair ilginç detaylar var. Bunların sinemada karşımıza çıkması güzel. Frank Sheeran gibi Hoffa öykülerinde görmediğimiz bir ismin (bkz. “Hoffa” /1992) hikayesi de bir çıkış noktası olarak ilgiyi hak ediyor.



‘Hayalet Köpek' ve 'İkinci Nefes'in yenilikçiliği yok

Ama Scorsese, “Rififi” (“Du Rififi Chez Les Hommes”, 1955), “Grisbi” (“Touchez Pas Au Grisbi”, 1954), “Unutulmazlar” (“Le Doulos”, 1962), “İkinci Soluk” (“Le Deuxième Souffle”, 1966) gibi Fransız modern suç filmlerinden esinlendiğini söylemiş. Çok sevdiği Melville’in klasiklerinden “Kiralık Katil”in (“Le Samouraï”, 1967) fetişizmini biçimci bir şekilde yapan “Hayalet Köpek: Samuray Tarzı” (“Ghost Dog: The Way of the Samurai”, 1999) adlı Jarmusch başyapıtının etkisinin 10’da birini burada göremiyoruz. Son filmin Alain Corneau imzalı yenilikçi ve stilize yeniden çevrimi “İkinci Nefes” (“Le Deuxieme Souffle”, 2007) ile de yarışamıyor üstelik “The Irishman”.

Becker’in filminin tema şarkısı ‘Grisbi’yi kullanmak başlı başına bir dönemsel iz getiriyor. Buna “Batıda Kan Var”ın (“C’era Una Volta Il West”, 1968) harmonica ezgisi de ekleniyor. Bunun yanında yönetmenin filmlerinden şarkıların eklektik bir soundtrack oluşturduğu, bunun da 1950-1982 arasında gidip gelen suç dünyasını beslediği söylenebilir. Al Pacino’nun ‘Sicilyalı’sına yapılan gönderme de hoş. Melville’in “Kumarbaz Bob”unun (“Bob le Flambeur”, 1956) ile sinemaya soktuğu ‘sıçramalı kurgu’ sanki Sheeran’ın bir konuşmasında devreye girerek o dönemdeki şekliyle kullanılıyor.

Ama bu entelektüel fona karşın “The Irishman”, bir yerden sonra konuşan kafalar filmine dönüşüyor. Bunun dışında De Niro’nun içsesi, monologları ve hafif hikaye kurgusu oyunları haricinde de ‘donuk kare ile ölecek kişinin ölme tarihini ve sebebini yazma’ gibi bir taktik benimsemiş. Bu dil numarası ise çok yetkin gelmiyor. ‘I Heard You Paint Houses’ın açılış jeneriğinin ardına yerleşmesi, “Sıkı Dostlar”a benzer bir epizodik kıvraklık getirecek diye düşünürken onu da göremiyoruz.


ILM'in görsel efektleri de Niro'yu androide çeviriyor

Öte yandan De Niro’nun, George Lucas’ın şirketi ILM’in görsel efekt uzmanlarıyla gençleştirilmesi için çok uğraşıldığı filmde bariz hissediliyor. ‘The Irishman’ lakaplı Frank Sheeran’ın 1913’lü, Jimmy Hoffa’nın 1920’li olması nasıl bir duruma sebebiyet veriyor? De Niro, 1943’te doğması sebebiyle başka bir işleme tabi tutulmuş. Özellikle karakterinin 35-40 yaşları arasına denk gelen 60’lardaki bölümlerinde mavi-ela gözleriyle ‘gerçek bir android’e dönüşmüş izlenimi bırakıyor. Hatta içinden bir makine çıksa şaşırtmaz gibi.

Yıllar önce “Kara Düzen”de (“Black Mass”, 2015) Johnny Depp’in yaşadığı ve Oscar adaylığına mal olan gözlerin şaşı gibi kalması problemi yakın dönemden ilk akla gelen örnek. Bu sene izlediğimiz “İkizler Projesi”nde (“The Gemini Man”, 2019) Smith’in gençliğini yaratma sevdasına kapılırken fazla dijital gözüküp ucuz görsel efekte kayma durumu da vardı elbette.

Al Pacino ve Joe Pesci kontrolü ele alıyor

Bu durum ister istemez Pacino ve Pesci’nin omzuna yük bindiriyor. Onlar 70-80. Dakikadan sonra devreye girince film yükseliyor. O zamana kadarki süre ise adeta kaybediliyor. Usta oyuncunun ise “Demir Yumruk” (“Hands of Stone”, 2016), “Motel” (2014), “Hesaplaşma” (“Grudge Match”, 2013), “Kirli Oyun” (“Freelancers”, 2012) gibi plastik makyajla alay konusu olduğu yakın dönemdeki B-tipi filmlerinden hallice bir yaklaşımla sarıldığı söylenebilir.

Bir yerden sonra bir ‘anti-gangster bilimkurgusu’ izlediğimizi zannediyoruz. Bu konuda profesyonel bir kontrol olmayınca Scorsese kararının bedelini ağır ödemiş. Adeta 160 milyon dolara güvenmenin cezasını çekmiş. 219 dakikalık sürenin özellikle ilk 1.5 saatinde bu durum gündüz sahnelerinde bariz bir sorun. Ama gelişme bölümünde Al Pacino, görsel efekt veya makyajla bilinmez ama çok iyi tasarlanmış simsiyah saçlarıyla ‘Hoffa’ olarak devreye girip kontrolü ele alınca belki de ‘Baba’ serisinden farksız oynayınca karşımıza daha derli toplu bir konuşmalar bütünü çıkıyor.

Ama misal Pacino, De Niro ile Graham’in oturduğu kritik restoran sekansı da fazla CGI kokuyor. Dönemi yansıtamıyor, geleceğe ışınlandığımızı düşündürtüyor. Karakter modellemelerine uğraşırken Schwarzenegger’in 2015’de çekilen sentetik beşinci ‘Terminatör’ filminden hallice bir ‘Final Fantasy’ yaratımı görülüyor. Scorsese, yıllardır De Niro’yla bu projeyi yapmak istiyordu, ama bu kadar gülünç duruma düşeceğini düşünemezdi elbette. Bu sebeple de yazık olmuş.


Yaşlandıkça sahnelere kıyamayıp hantal filmlere kayıyor

“The Irishman”, elbette “Baba” (“The Godfather”, 1972) damarlı ‘mafya tetikçisi filmi’ olarak anılacak. İlginç anları, duygusal sahneleri var. Ama bir tutarlılık ışığında gelirken yönetmenin son dönemindeki ‘hantallık’ problemini taşıyor. Yine bir “Göklerin Hakimi”, “Hugo”, “Para Avcısı”nın enerjisi ve başarısı canlanmıyor. Aksine film uzadıkça hantallaşıyor, yönetmenin yaşlılığı bir problem olarak devreye giriyor.

Senaryonun dönemle ilgili söyledikleri, Derin Amerika’ya kulak kesilmemizi sağlıyor. Özellikle silah kaçakçılığını teşvik eden bir örgütleşmenin korkutucu olduğu muhakkak. Trump’ın ise mafyalarla, tetikçilerle gizli ilişkilerinin olabileceğine dikkat çekiliyor. Ama 1.33:1’de gösterilen JFK görüntüleri dahil tasarlanan sahneleri daha önce gördük. Gangsterler de 90’larda Tarantino’nun postmodern kara komedilerine malzeme olmuştu. Scorsese, hala 1973’te “Arka Sokaklar”la sinema sanatına ‘stilize gangster filmi modeli’ni sokan aynı devrimci ve yenilikçi yönetmen mi, o konuda şüphelerimiz var. Burada “Baba”nın yolunu izleyerek zamanının gerisinde kaldığını kanıtlıyor.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder