Toronto’da Afro-Amerikan filmleri nasıldı?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

#BlackLivesMatter sonrası 45. Uluslararası Toronto Film Festivali’nin programındaki Afro-Amerikan filmleri ve yönetmenleri arttı. David Oyelowo, Regina King ve Idris Elba’nın üretimlerinden hangisi başarılıydı? Sırasıyla “The Inheritance”, “MLK/FBI” ve “Concrete Cowboy” diğer filmlerin üzerine geçtim.

Afro-Amerikan sinemasının sessiz döneme kadar uzanan bir geçmişi var. 1919’da Oscar Micheaux bu alanda öncü olmuştu ve ‘ırk filmi’ (race film) türünü başlatmıştı. Ama o yıllarda ‘temsil’ açısından yabancılaştırıcı bir etiketten kurtulmak o kadar da kolay değildi. Bu algı zamanla yıkıldı.

70’lerde Afro-Amerikan istismar filmleriyle Melvin Van Peebles’ın bambaşka bir heyecan getirdiğini gördük. Ardından Spike Lee’nin iddialı çıkışını ve onun dilini takip edenleri gördük. Genelde bu alanda plastik ve biçimci bir üsluba tanıklık ediyoruz. Bu da karşıt kültürü yansıtma açısından politik açıdan doğru bir sonuç verebiliyor. 

Afro-Amerikan sinemasına heyecan verici ve taze bir giriş

Açıkçası festivalin en sanatsal Afro-Amerikan filmi 1979’lu Ephraim Asili’den geldi. Kendisinin de ırk sorunlarını savunma adına Marksist bir kolektife üyeliği var. 1972’de kurulan siyahi aktivist grubu MOVE’un kayıtları ise önemli bir dayanak noktasına dönüşmüş burada. 1985’te yaşanan bir terör olayı da işin içine dahil ediliyor. Ama bunu yaparken bu alt kültürün yansıtmadığı kadar deneysel ve yönetmenci davranılıyor. Bir çeşit ‘buluntu görüntüler’den postmodern kolaja uzanan bir yolculuk planlanıyor. Olayları yeniden canlandırma arzusu da dikkat çekici bir sanatsal dışavuruma dönüşüyor.

Afro-Amerikan sinemasında Spike Lee, Melvin Van Peebles, Lee Daniels biçimci bir gelenekle ya dikkat çektiler ya da tepki topladılar. Ancak Fransız Yeni Dalgası, Jean-Luc Godard, Andy Warhol ve Shirley Clarke etkili başarılı bir deneysel sinemacıya rastlamamıştık daha önce. “The Inheritance” adlı ilk filmiyle Asili bu unvanı eline geçiriyor. Pop Art ile siyahi aktivistliğin kesişmesi leziz bir plastik yabancılaştırma yönteminden güç alıyor üstelik.

Aslında sabırla takip edilmesi gereken ve bolca 60’ların özgürlükçü yıllarına selam çakan bir film karşımızdaki. Sabit kameradan ve pan hareketinden besleniyor. Bunun ötesinde ise 16mm görüntüleri de içeri yerleştiriyor zekice. “Çinli Kız”ın (“La Chinoise”, 1967) militan ruhuna yakışan bir kaydırma hareketi de filmin esas bakış açısını oluşturuyor. Sanki onunla Varda’nın kısa belgeseli “Kara Panterler”i (“Black Panthers”, 1968) birleştiriyor.

Fransız Yeni Dalgası’nın öncüsü Godard’ın militan dönemine bir Afro-Amerikan dokunuşu katılmış gibi. Bu entelektüel duruşun yapıbozuculuğu ile Warhol’un ikonik modern sanat ürünlerine kadar gitme hedefi gayet belirgin. Bu yeniden model inşaatı dikkat çekici bir ses-görüntü birlikteliğini biçimci sancılarla retro hale de getiriyor.

Genel bütünde ‘konuşan kafalar’a değer veren film, yönetmenin yapım tasarımı ve sinematografiye yüklediği detaycılıkla başka bir boyut kazanıyor. Belgesel-kurmaca arası melez bir deneysel ruh kazanıyor. Asili, Afro-Amerikalıların aktivist ruhla yaşadıkları zulme, ötekileştirilme problemine dikkat çekiyor. Bunu da güçlü bir ilk filmle yapıyor. Takip edilmesi gereken bir yönetmeni duyuruyor. Siyahi sinemacıların Godard’ını sunuyor.

J. Edgar'ın ırkçılığını gözler önüne seren bir belgesel

Sam Pollard’ın genelde Afro-Amerikan kültürünü yansıtmakla becerikli belgesellerde tanındığını biliyoruz. En son 2019’da ‘Why We Hate’ dizisiyle de konuşulan bir isim olduğu görülmüştü. Yönetmen, Spike Lee’nin yanında yapımcılık yaparak piyasaya 90’larda girmişti. Böylesi bir şöhreti olan saygın bir isim kendisi aslında. 

“MLK/FBI”, “Disclosure” (2020), “American Factory” (2019), “Hale County This Morning, This Evening” (2018), gibi ses getiren belgesellerin yaratıcı Field of Vision’ın ürünü. Clint Eastwood’un “J. Edgar”da (2011) biraz liberal bir politikayla incelediği FBI’ın ilk direktörünü merkezine alıyor. J. Edgar Hoover 1924-1972 arasında bu konumda yer almıştı. Burada Sam Pollard, onunla Martin Luther King Jr. arasında geçen gizli COINTELPRO arşivlerini önümüze seriyor. Ve bu ikilinin 1963’te yaşadıklarını gözler önüne seriyor.

Bunu yaparken ise akıllara durgunluk veriyor. Zira siyahi aktivist King Jr.’a Hoover’ın ırkçı, faşist ve milliyetçi ruhuyla attığı iftiralar akıl alır gibi değil. Komünizm bağlantıları ve cinsel taciz iddiaları yıldırıcı bir süreç başlatmıştı. Onun suikastına uzanan süreci başlatan bu olay, çarpıcı arşiv kayıtlarını da sunuyor. Belgesel, modern yapısıyla röportajları çok özümüze sokmuyor. Daha ziyade korkutucu bir politik sinema örneğine dönüşüyor.

Pollard’ın ince dokunuşlarını barındıran bir çalışma. Onun yıllara yayılan emeğinin dışavurumu olarak izleniyor. Su gibi akıyor. Bu konuda da aslında hem bakış açısını, hem arşiv görüntülerini gayet dozunda kullanıp çarpabiliyor. Bu da bir başarıdır! Afro-Amerikan sinemasında genelde bir politik üslup, arayış var. 

Afro-Amerikan kültürünü yansıtan ilginç bir şehir westerni

Ama “Concrete Cowboy”da bir şehir westerni izliyoruz. Siyahi ana çocuk karakterinin babasıyla ilişkisi merkeze yerleştiriyor. Önü açık oyuncu Caleb McLaughlin’in Cole’unun gözünden aktığında çarpık ve stilize açıların katkısıyla bir duyarlılık izliyoruz. “Zincirciz” (“Django Unchained”, 2012) gibi diyaloğa vurarak kontrolden çıkma gerçekleşmiyor.

Aksine filmin ‘beton kovboy’a yorumu çarpıyor. Yönetmen Ricky Staub’un ilk filmini çeken bir beyaz Amerikalı olması da şaşırtıcı. Buna rağmen Afro-Amerikan alt kültürüne hakim bir yaklaşım izliyoruz. Yapımcılardan birinin Lee Daniels olmasının da bu durumda katkısı olabilir. Film gerçek anlamında bir ilk deneme becerisi. Siyahi westernlerde Fassbinder’in ‘eşcinsel westerni’ kültü “Whity” (1971) sonrası yeni milenyumda aranan modern bakışı da devreye sokuyor. 

Baba-oğul ilişkisi misal “Good Joe Bell”de bir uyumsuzlukla geliyor. Zira Afro-Amerikalı yönetmen Reinaldo Marcus Green ilk filmi “Monsters and Men”de (2018) karşıt kültürü ele alma becerisini göstermişti. Bu sene de “King Richard”ı (2021) bitirmesi bekleniyordu. Ama yarıda kalınca Toronto’ya bembeyaz baba-oğul ilişkisiyle gelmiş. Ama Wahlberg’in başroldeki beceriksizliğinin, etraftaki tarlada şiirsel koşuşturmalarının ve boyutsuz ağır temponun zararını görmüş.

Larry McMurtry-Diana Ossana ikilisinin “Brokeback Dağı”nı (“Brokeback Mountain”, 2005) başyapıta dönüştüren senaryo becerisi buraya pek yansımıyor. Sanatsal gözüken film önlenemez bir olmamışlık problemi çekiyor. Aslında oyuncuların ciddi rollere yerleştirilme problemi Afro-Amerikan filmlerinde hakimdi bu sene.

Berry, Oyelowo ve King yönetmenlik koltuğunda nasıl?

Idris Elba, 2018’de “Yardie”yle ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturup fena bir iş çıkarmamıştı. Yapımcılık da yaptığı “Concrete Cowboy”da ise oyuncu olarak devreye girdiğinde Method Man’le bütün dengeleri bozuyor. İlk filmin en büyük zaafı bu ikilinin varlığı. David Oyelowo ise yapımcılık ve oyunculuk da yaptığı “The Water Man”de (2020) ilk kez yönetmenliğe soyunmuş. 

Orada da bir çocuğun hayal gücünden ilerleyen, Burton usulü “Kara Gölün Canavarı” (“The Creature from Black Lagoon”, 1954) yaratma hevesi var. Ama Afro-Amerikan istismar sinemasının ucuzluğu akla geliyor. Sözde “Kara Panter”le (“Black Panther”, 2018) rekabete girme arzusuyla yola çıkıp “Zamanda Kıvrılma” (“A Wrinkle in Time”, 2018) ile yarışabilen bir yapıta dönüşüyor. Oprah Winfrey’nin DuVernay’nin ucuz fantastik filminde oynadıktan sonra burada yürütücü yapımcı olması şaşırtmıyor. Oyelowo’nun sadece ilk 20 dakikadaki rejisi iyi, sonrasında boş bir camp 80’ler eğlencesi izliyoruz. 

Regina King ise “One Night in Miami”de sıçrama anları olan bir TV filmine imza atmış. Belli bölümlerde kurgu yükselse de yönetmeni kurtarmıyor, 118 dakikaya orantısız bağlamanın problemini çekiyor. Flashbackler kurtaramıyor. Bu açıdan da yine 60’lardan bir politik olay, aydınlanma ve isyan olsa da bu bir yere bağlanamıyor. Aslında çaylak oyuncuların oynadığı Afro-Amerikalı erkeklerin arasında belki de aydınlatıcı hale gelemeyen bir film çıkıyor ortaya.

Halle Berry’nin yönetip oynadığı “Bruised”, Netflix’e satıldığı için festivalin dijital platformlarına açık değildi, sadece fiziksel gösterim yaptı. Ama orada da sektördeki cinsiyetçiliğe isyan eden karakteri kendisi canlandırıyor. Yapıt, “Kız Dövüşü” (“Girlfight”, 2000) ve “Milyonluk Bebek”le (“Million Dollar Baby”, 2004) ile kardeşlik ilişkisi kuran bir boks filmi. “Akilla’s Escape”de Charles Officer’ın varlığı da siyahi Kanadalı yönetmenin varlığı bile ucuz bir suç filmi çıkmasını engelleyemiyor. Dawn Porter’ın “The Way I See It”teki çeşitlilik vurgusu yaptığı belgesel olgusu ise duygusaldı.

Toronto’nun Afro-Amerikan filmleri açısından deneme yaptığı bir seneydi. Kimi yapımcıların izleriyle bir kültürün doğru bir şekilde yansıtılabildiği de görüldü. Ama bu toplamda özellikle “The Inheritance”, “MLK/FBI” ve “Concrete Cowboy” ile hatırlanacak bir seçki vardı. Bunlardan ilk ikisinin özellikle entelektüel bilinci birçok beyaz yönetmen için derslik olacaktır. 

2017’de çektiği kısa filmle de festivale katılan Ephraim Asili’nin deneysel yaklaşımla siyaseti birleştirmesi ise Afro-Amerikan sinemasının ruhunun sinirine dikkat çeken bir tazelik, tehditkar bir yenilikçilik getirdi. Sam Pollard ise belgeselci ruhunu bu devrede daha çarpıcı bir şekle soktu, daha ne isteyelim!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder