Papandreu'yu yine de en çok Erdoğan anlamış

11 Ocak 2011, Salı 05:00
AA

Geçen hafta Erzurum’da, Türk ve Yunan başbakanları arasında son derece ilginç bir dans yaşandı. Açılışta Papandreu ile Erdoğan, birbirlerine öylesine sıcak, öylesine anlayış dolu sözler söylediler, jestler yaptılar ki, insanın gözlerinin yaşarası geliyordu. Boyunlarındaki Ege mavisinin sembolü atkılar, kucaklaşmalar, sonradan hiçbir açıklama yapılmayan dört saatlik, kapalı kapılar ardındaki görüşmeler ve 200 Türk büyükelçisine belki de tarihte ilk defa bir Yunan başbakanının hitap etmesi...

[[HAFTAYA]]

Ege’de bir anlaşmaya varıldığı izlenimini veren her şey vardı. Senaryoyu, Yunan Başbakanı bozdu. Aslında yeni bir şey söylemedi. Erdoğan’ın geçen yıl Atina’ya yaptığı büyük çıkartma gezisinin basın toplantısında söylediklerini neredeyse aynen tekrarladı. Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgalciliğinden başladı, bu sorun çözülmeden AB’ye tam üyeliğin beklenmemesi gerektiğini söyledi ve tam o sırada bir Yunan adasının üstünden geçen Türk jetine tepki gösterdi.

Ben dahil birçoğumuz buna pek bir anlam veremedik. Ardından Erdoğan konuşunca, durum biraz daha netleşti.

Dikkat ettinizse, Başbakan sesini hiç yükseltmedi. Sert kelimeler seçmedi. Oysa bilirsiniz Erdoğan kızdı mı, kendini pek tutamaz. Bu defa aksine yumuşakça geçiştirdi. Hatta ertesi sabahki basın toplantısında hava daha da yumuşadı. Erdoğan, Papandreu’nun kendi kamuoyuna özellikle milliyetçi kesime mesaj göndermek için böyle bir konuşma yaptığını anlamış olmalı ki, anlayışlı davrandı.

Ben de, Soli Özel gibi düşünüyorum.

Bütün bu iç politika mesajlaşmalarına rağmen, Türkiye ile Yunanistan’ın Ege sorunlarını çözme konusunda son derece önemli adımlar atmış oldukları kanısındayım. Somut bir bilgim yok ancak havadaki kokular hep bu yönde gelişiyor.

Bunca olumlu sözden, inanılmaz jestlerden sonra hâlâ bir anlaşmaya varılamadıysa, çok şaşırırım doğrusu. Üstelik kamuoyundaki beklentilerin hayal kırıklığıyla dağılması da, çok büyük bir kayıp olur.

Asıl Öcalan’a TV verilmeli...

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt sorununun çözümü konusunda Abdullah Öcalan’a bir rol vermiş durumda. Dışarıdan bakıldığında böyle bir algı çıkıyor. İstediği zaman istediği gibi konuşabiliyor, her söylediği gazetelere manşet oluyor ve daha da önemlisi PKK ve Kürt kökenli vatandaşlarımız, İmralı’dan çıkan yönlendirmelere uyuyorlar. Öcalan, Kürt kesimin önemli bir bölümünün lideri konumunda. T.C. Devleti’nin, Öcalan’a özel bir yer vermesi doğrudur. Başıboş hatta kendi içinde lider kavgasına girmiş olan bir Kürt hareketi, çözüm arayışları ve Demokratik Açılım sırasında sadece işleri zora sokar. İşte bu açıdan baktığımızda, bu kişiye bir an önce TV kanalarını izleme imkanı verilmesi mantıklı bir yaklaşımdır. Öcalan’ın, hızla değişen Türkiye’yi TRT FM dinleyerek, birkaç gazete okuyarak veya avukatlarının aktardıklarıyla izlemesi imkansızdır. Tam aksine, ne kadar bilgilenir ve siyaset sahnesindeki aktörleri, Türk kamuoyunun duyarlılıklarını ne kadar iyi algılayabilirse, o kadar sağlıklı kararlar verebilir. Yarım yamalak bilgilerle donanmış olan bir lider, gereken yönlendirmeyi gerçekleştiremez. TV verilmesini “Öcalan ödüllendiriliyor” diye değil, yukarıda sözünü ettiğim açıdan değerlendirmek gerekir.

Aman Allahım meğer neymiş bu yargı rezaleti

Biliyorduk, duyuyorduk ancak işin böylesine bir rezalete dönüştüğünün farkında değildik. Şu son iki haftadır dinlediklerime inanamıyorum. Aman Allahım meğer bu ülkede adalet çoktan bitmiş de farkında değilmişiz. Yargıtay’ın depolarında bekleyen 1.5 milyon dosyadan söz ediliyor. Yargıtay’ın depolarına giren kameralar, toplumdaki şaşkınlığı daha da arttırdı. Duydunuz değil mi? Depolarda kaybolan dosyalar... Henüz açılmayan dava dosyaları... Bulunamayan deliller... Adli Tıp’ta aylarca bekleyen tetkikler... Bir sanığın itirazının incelenmesi için aylarca duraklayan celseler... Bir belgenin getirtilmesi için gereken aylar... Mahkemelerin neden geciktiği hakkında her gün yeni ayrıntılar ve örnekler öğreniyoruz. Her biri diğerinden daha korkunç hikayeler, anılar. Bütün bu uzamalar sırasında da, tutuklu olarak bekleyen nice masum insan veya suçlu olmasına rağmen, süre nedeniyle dışarı çıkabilenler. Bu ülkede adalet denilen kavram çoktan batmış da, kimseler umursamıyormuş. Sadece AK Parti’yi suçlamayalım. Bugüne kadarki her hükümet sorumlu. Onlar da oralı olmamışlar. İşlerine geldiği için, felaketi görmezden gelmişler. Asker de suç işlemiş, onlar da hiç ilgilenmemişler. Yargının kontrollerinden çıkmaması için ellerinden geleni yapmışlar. Yargı kendi başına bırakılmış. Laik sitemi koruyup kollamak için kullanılmış. Yoksa gerçek bir adalet dağıtılması için çalışılmamış. Bugün gelinen noktada Türk toplumu artık hiçbir mahkeme kararına inanmamaktadır. Kendini kurtaran, istediği sonucu alanlar şanslı sayılıyor, ceza alanlara ise şanssız gözüyle bakılıyor. Açıkçası her iktidar yargıyı kendi için kullanmış. Ayıptır... Bu bir rezilliktir... 

Sıradaki haber yükleniyor...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.