Kalbimiz Ege’de kaldı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Yalnızca 48 saat evvel 29 Ekim coşkusunun doyasıya yaşandığı İzmir semaları, bu kez bayraklarla değil toz bulutlarıyla kaplandı. Sevinç çığlıklarının atıldığı sokaklarda, bugün derin bir hüznün ve çaresizliğin sesleri yankılanıyor. Bu kez kalplerimiz güzel İzmir’imiz için atıyor. 

‘Ah vah’ etmek çare olmuyor

Bundan yalnızca birkaç ay evvel Elazığ ve Malatya depremlerini yaşadık. Yakın geçmişimiz de bugün olduğu gibi yıkıcı depremlere tanıklık ettik. Yaşanmışlıklarımız sayfalarca, kaybettiğimiz canlar milyonları aşıyor. Peki ya çıkardığımız dersler? İşte bu koskoca bir muamma. Tüm bunların bir sürpriz olduğunu düşünüyorsak, işte en büyük yanılgıya burada düşüyoruz. Çünkü tüm bunlar ne bir tesadüf ne de bir sürpriz. Tüm bunlar yaşanması muhtemel olaylardan bir kesit. Türkiye, deprem riski açısından dünyanın en tehlikeli bölgeleri arasında gösteriliyor. Yaşadığımız coğrafya, jeolojik yapısıyla her daim yıkıcı depremlere gebe bir coğrafya iken, bu coğrafyada yaşayan bizler neye hazırlıklıyız? Her yıl birden fazla yıkıcı depremi yaşayan ya da tanıklık eden bizler saatlerce deprem yayınları izleyip, ‘ah vah’ ettikten sonra uyuyor, uyanıyor ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hâlbuki doğru okumayı bilirsek tüm bu yaşananların bizlere bir mesajı var.

Hayatta kalmak için ne yapıyoruz?

Deniz kumlarından yapılan o sözde ‘bina’ özde ‘kumdan kale’ olan binaların altında canlar yitip gidiyor. Taşıdığı risk bilinir olmasına rağmen dere yataklarına inşa edilen bu yapılara ruhsat veriliyor. İskâna açılması söz konusu bile olmayan ve yeşil alan statüsünde tutulması gereken yerlere dikilen metrelerce yükseklikteki binalar, mezarlıklara dönüşüyor. Yuva bildiğimiz evlerde hiç uğruna sevdiklerimizi kaybediyoruz. Tüm bunlar bizim kaderimiz mi? Hayır. Yoksa yaşadığımız coğrafyaya ve bu coğrafyanın tüm gerçekliğine rağmen bunları konuşuyor olmak mı bizim ayıbımız? Deprem bize kendini durmadan hatırlatırken, bizler toplum olarak hala bu depremlere hazırlıklı değiliz. Ve ne acı ki gerekli dersleri almazsak, uzaklarda birileri ölmeye devam edecek. Felaket senaryoları yazmak değil maksadım. Zaten hâlihazırda içinde bulunduğumuz durum felaket senaryolarını içeren bir bilim kurgu filminden farksız. Bu filmler, yüzyıllar sonrasına dair kaotik bir gelecek tasarlarken, şimdi herhangi bir bilimkurgu filmi, yıllar evvel yazılmış distopik bir roman veya felaket senaryoları bizim bugünümüzü yansıtır hale geldi.  

Ansızın ortaya çıkan ölümcül bir virüs ile yaşamını yitiren milyonlarca insan, iklim değişiklikleriyle yok olmanın eşiğinde kalan insan, sular altında kalan dünya ve hayatta kalmak için mücadele eden insan. Eskiden adına anlaşılamayan olaylar dediğimiz o kurgusal dünyanın artık tam da içindeyiz. Peki, biz hayatta kalmak için ne yapıyoruz? Asıl soru bu.


Yazarlarımızdan

24 Kasım 2020, Salı 09:47
24 Kasım 2020, Salı 09:07
24 Kasım 2020, Salı 07:01
Sıradaki haber yükleniyor...
holder