Türk dizilerinde pembelikten gerçekliğe doğru

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Adına ‘pembe dizi’ dediğimiz melodramlarımızı konuşalım istiyorum biraz. ‘Bugün dizim var’ mottosuyla, haftanın en az iki günü ile başlayıp kimi durumlarda yedi güne varan ekrana kilitlenme halini. Birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı diyebileceğimiz bu diziler, apayrı özelliklere sahip her yaştan izleyici kitlesini ekran başına kilitlemeyi başarıyor. Yarına pişireceği fasulyeyi ayıklayan Ayşe Teyze de, ergenliğinin baharındaki Selin de ve hatta entelektüel olarak tanımlayacağımız insanlar dahi bu dizilerin müptelası haline gelebiliyor.

Artık sıkılmadık mı?

Şimdi kendinizi televizyonun karşısında hayal edin. Haftanın herhangi bir günü saat 21.00 suları. Kumandayı elinize alın ve kanal turuna başlayın. A kanalına geldiğinizde adeta milli geleneğimiz halini alan zengin-fakir aşkına tanık olacaksınız. Zengin ve yakışıklı bir adam, yoksul bir kadın. Esas oğlanımız genellikle bir şirketin başındadır. Çevresi onu arzulayan güzel kadınlarla doludur. Ancak yakışıklı prensimiz sekreteri olarak işe başlayacak yoksul, güzeller güzeli, masum kadına âşık olacaktır. Ve haftalar boyunca onların birbirlerine kavuşma yahut kavuşamama hikâyesini izleriz. Şimdi B kanalına geçelim. Burada başrolümüz yine yakışıklı ve zengin bir adam. Bu adamın mesleği her zaman olduğu gibi dev şirketler zincirinde patronluk. Ama bu defa farklılık yapılmak istenmiş. Jönümüzün karşısına iki kadın koyma fikri gelmiş akıllara. Ve sonuç: İki kadının esas erkeğe sahip olabilmek için verdikleri savaş, dehşet verici planlar, entrikalar silsilesinin nefes kesen serüveni. Ne kadar da özgün ve yaratıcı(!) öyle değil mi?

Ekranlara yeni bir soluk oldular

C,D, E derken birde bakmışız farklı farklı günlerde izlediğimiz bu diziler aslında birbirinin aynısı. İskeletlerini idealize edilen kadınlar ve kusursuz erkekler, sınıf çatışmaları, küçücük çocukların aklına ‘aşk’ diye sokulan saçmalıklar, gerçekle alakasını kuramadığımız lüks içindeki hayatlar, katlar, yatlar, yalılar oluşturuyor. Değişen tek şey ise yüzler, sesler ve kişiler.

Fakat nefes alıyorsak umut varmış. Türk dizilerinin bu denli bayağılaştığı bir atmosferde umut vadeden iki dizi başladı ekran yolculuğuna. Kırmızı Oda ve Masumlar Apartmanı. Biri yaşamını insana ve psikiyatriye adamış Gülseren Budayıcıoğlu’nun yaşamından esinlenen, gerçeğin tam olarak içinde ve hepimizin kendimizden bir şeyler bulabildiği bir yapım. Farklı hayatlar ve yaşanmışlıklar üzerinden insan psikolojisinin derinlerine doğru bir yolculuk. Diğeri yine çekirdeğini insanın oluşturduğu bir senaryo etrafında şekillenmiş. Ötekileştirdiğimiz, garipsediğimiz birtakım insanların o noktaya nelerden ve kimlerden ötürü geldiklerinin analizini konu edinen gerçek bir hikâye. Ekran yolculukları uzun olsun diyelim.

Her iki dizi de temeline gerçekliği ve gerçek yaşamı almasıyla Türk dizilerinde değişimin habercisi olabilir. Ve artık yapımcıların, yönetmenlerin klişe haline gelen ‘yapmıyoruz çünkü izlenmiyor’ yalanı da tarihe karışmış olur. 


Yazarlarımızdan

22 Ekim 2020, Perşembe 10:20
22 Ekim 2020, Perşembe 10:06
22 Ekim 2020, Perşembe 10:05
22 Ekim 2020, Perşembe 09:27
Sıradaki haber yükleniyor...
holder