Tek bakışta beş dizi!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Pazartesi dizileri için görüşüm değişir mi diye notlarımın üstünden tekrar geçiyorum. Hayır, bir şey değişmeyecek sanki... “Son”a (atv) ortasından bir yerinden girmek mümkün değil. Bir kaya parçası gibi içindeki altını ele vermeyen sertliği var. Artık ipin ucunu kaçırdım, geçmiş olsun... “Koyu Kırmızı”nın (Star TV) yine sorunu ikinci adam rollerinde star olmayı başarabilen bir ismin üstüne önce abanıp, sonra hikayeyi başka isimlere doğru kaydırması. Bu odağından emin olamayan işlerin bilindik sonu. Önce odak kayıyor, sonra malzemenin hepsi... “Yer Gök Aşk” (FOX) periyodik olarak başa saran bir entrikalar zinciri sanki. Vasatın hazzını anlatacak değilim. Kaçırsan da bir şey kaçmamış oluyorsun zaten. Senaryoyu kafana göre hizaya sokuyorsun...

[[HAFTAYA]]
“Arka Sokaklar” (Kanal D) bugüne kadar sadece anlık heyecana hizmet ettiği için tipik bir zaman öldürme dizisi. Televizyon mantığının temeli de bu zaten; buradaki ekip atom parçalamakla değil, dizi çekmekle meşgul... Ve son olarak “Kanıt” (Kanal D) . Henüz tam olarak dizi diyemiyorum. Ama bu henüz lafıyla “Kanıt”ın başlangıcı arasında iki sezon olduğunu düşünürsek ya sorun bende ya da içerikte... Genel kanım gecenin en iyi işi olduğu ama kime göre? İki sezon sonra buna da henüz ile başlayan bir yanıt bulacağımı biliyorum...

Saba hakkını verdi ama...


Saba Tümer önceki gün TRT 1’in “Seksenler” isimli dizisinin kafa oyuncularını stüdyoda ağırladı. Önce Saba’nın hakkını verelim... İçeriği baştan sona seksenli yıllara ayırarak ve kendisi de görselliğiyle bu topa girerek hem konuklarının hem de izleyicisinin gözünde itibarını bir tık daha yükseltti... O yılları yaşamış biri olarak aklında kalan tüm detayları programda hayata geçirmesi de harika bir tamamlayıcı oldu... Yine de ne bileyim, o ilginç kıyafetiyle bana seksenli yıllardan zaman kapsülüne binerek günümüze gelmiş bir kadından çok o yılların “çılgın” lakaplı söz yazarı Aysel Gürel’i hatırlattı... Eğer ekrandaki işin bir tasarım olduğunu bilmeseydim, nur içinde yatsın, Aysel’in gelip kalabalığa karıştığını düşünecektim. Saba’nın bir kuşak programından çok, giderek bir şov programı haline gelen işini dikkatle izliyorum. Keşke onu giydiren modacı yahut her kimse ekranda Saba’nın nasıl göründüğünü de dikkatle izleyebilse...

Ya hepsi bir rüyaysa?

Aman Allah’ım. “Adını Feriha Koydum”da (Show TV) Fero (Feriha Sarrafoğlu) sonunda Emir ile evlendi. Nikahın biraz şıpınişi olmasının dışında yaşananların rüya olmasından korkuyorum... Üstelik bu korkum katmerlenmiş halde. Çünkü bu haftanın fragmanlarında Feriha ile Emir aynı yatakta görülüyor. Artık kim ne için bekliyorsa, sonunda aynı yorganın altındalar ey ahali... Ama bakın bir tekrar da olsa kaygımı söylemekten başka bir çarem yok. Dilerim bu iş Türk dizilerinde çok alıştığımız türden bir rüya şaşırtmacası çıkmaz. Olmaz filan demeyin kimi diziler iki sezon boyunca meraklısına “rüya” izletiyorlar... Bir de Fatmagül ile Kerim’in arasındaki yatay mesafe daralması dikkatimi çekti. Onlar da aynı yatakta ve şükür ki şimdilik “üst başlarıyla” yatıyorlar. Öteki türlü olsa oradaki tespitim çok net olacaktı; rüya bunlar, rüya kahır, rüya zindan!

UZAY HAKKINDA BİR ŞEY

Show TV yeni bir sit-com hazırlığı içinde. Hikaye bu dünyada geçmiyor. Zaten oyuncu seçimi de hakikaten bu dünyanın işi olmamış... Peker Açıkalın ve Ufuk Özkan kafa rollerde. Şimdilerde “Bugün Ne Giysem?” isimli programı sunan Özge Ulusoy da uzun bir zaman sonra setlere dönecek... Uzayda geçen bir Türk işi gülmece olacağı çok net. Net olan başka bir detay da gülümseteceği. Tek korkum Peker’in bu işi sonuna kadar götürüp götüremeyeceği... Peker’in doğal huysuzluğu içinde kendine has bir duruşu var. Kafası bozuldu mu hikayenin başı ya da ortası bakmadan “pardon” diyerek çekip gidiyor... Bu yüzden senaristler kurguyu “her türlü sürprize açık” bir şekilde dizayn etmeli diyorum. Ne olur ne olmaz. İş uzayda da geçse, Peker bizim Peker sonuçta!

Kendisinden dinleyebilseydik...


Baykal Kent ağabeyimizi yitirdik. Bir hafta kadar herkes “en yakın dostu” olarak ekranlarda ağıt yakacak. Kimse “bu adam niye yalnız öldü?” sorusunu bir diğerinin yüzüne vuramayacak... On küsur yıl kadar önce neredeyse her akşam bir mekanda Baykal ağabeye denk gelirdik. Hani kıymeti bilinmeyen ustalar kadrosunda tutardım onu. Doğal yaşamdaki hali bir hayli neşeliydi, o konuşmaya başlayınca sıkılmazdınız... Ama iş bir şekilde dönüp dolaşır çaresizliğe ve sektörün vefasızlığına filan gelirdi. İçerik belirtmeme gerek yok. Çünkü vefa herkes için farklı bir tanım gerektiriyor... Biliyorum ki Ferhan Şensoy usta, Baykal Kent’e son anına kadar destek olmasaydı ve Baykal ağabey o babacanlığıyla başka gönüllerde de kendine yer açmasaydı bu makûs son daha hızlı gelecekti... Kalbi kimlere kırık gitti, hiç bilemiyorum? Ama bildiğim bir şey var ki, Baykal ağabeyi sözde dostlarının ağzından dinlemeye dayanamıyorum. Nur içinde yatsın!
 

Sıradaki haber yükleniyor...
holder