İnsan, dünyaya ön yargılarla gelmiyor. Sonradan öğreniyor onları. Aileden, mahalleden, okuldan, arkadaş grubundan, televizyondan, sosyal medyadan… Yani büyüdüğü çevreden. Kimi zaman bir cümlenin içinde, kimi zaman bir bakışta öğreniyoruz dışlamayı. Farkında olmadan hem de. “Onlardan uzak dur.” “Bizden değil.” “Normal değil.” “Bizim çevreye uymaz.” Tanıdık geldi mi? Çoğumuz bu cümlelerin benzerlerini duyarak büyüdük. Sonra da o kalıpları kendi fikrimiz zannetmeye başladık. ‘Normal’i bu saydık. Oysa psikologların ve sosyal davranış uzmanlarının altını çizdiği çok önemli bir gerçek var: İnsan zihni, bilmediği ya da alışık olmadığı şeylerle arasına mesafe koymaya eğilimli. Yani ön yargı çoğu zaman bilgi eksikliğinden besleniyor. Tanımadığımızdan korkuyoruz. Anlamadığımızı etiketliyoruz. Bize benzemeyeni dışlıyoruz. Bunu bazen çok açık yapıyoruz, bazen de son derece ‘normal’ davranıyormuş gibi.
Mesela engelli bireylere bakışımız... Hâlâ birçok insan, fiziksel ya da zihinsel farklılıkları olan bireylere, eşit bir hayatın doğal parçası oldukları gerçeğine uygun davranmıyor. Ya acıyarak bakıyor ya yok sayıyor ya da rahatsız edici bir merakla yaklaşıyor. Oysa mesele ‘yardım etmek’ değil sadece. İnsanı olduğu gibi kabul edebilmek. Dışlama her zaman bağırarak yapılmıyor. Bazen küçümseyerek, bazen yok sayarak, bazen de insanı sürekli ‘öteki’ hissettirerek dışlıyoruz ‘başka’larını. Sınıfsal meselelerde de durum farklı değil. İnsanların yaşadığı semte, giydiği kıyafete, konuşma biçimine, gittiği restorana göre değer gördüğü bir düzen oluştu. Sosyal medya bunu daha da büyüttü. Gösteriş kültürü arttıkça, bazı insanlar hayatlarını sergileyerek üstünlük kurmaya başladı. Toplumun büyük kısmı, beğenmediğini dışlama konusunda çok acımasız olabiliyor. Kilo üzerinden… Meslek üzerinden… Aksan üzerinden… Yaşam tarzı üzerinden… İnsanları hemen kategorize etmekte çok başarılıyız. Çünkü etiketlemek kolay. Zor olan anlamaya çalışmak. Uzmanlar “Sürekli yargılayan toplumlarda insanların zamanla kendileri olmaktan korkmaya başladığını” söylüyor. Çünkü çoğu insan, kabul görmek için ‘uygun’ görünmek gerektiğini düşünüyor. Bu da samimiyeti öldürüyor. Olduğu gibi davranmıyor çoğu kişi. İnsanlar ait olmadıkları dünyalara akredite olmak için şekilden şekle giriyor.
Peki ne yapacağız? Şunu kabul ederek başlayalım: Hepimizin ön yargıları var. Mesele bunların hiç olmaması değil. Farkına varmamız. Sorgulamamız. Ön yargıların doğuştan gelmediğini, çevresel etkilerle öğrenildiğini görebilmek mesele. Çünkü insan tanıdıkça yumuşuyor. Temas ettikçe değişiyor. Ve en önemlisi... Bir insanı gerçekten tanımadan onun hakkında hüküm verdiğimiz her an, aslında kendi dünyamızın sınırlarını çiziyor, bunu herkese de gösteriyoruz. Bu yüzden kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Biz gerçekten insanları mı dışlayıp yok sayıyoruz; yoksa çevremize örülmüş kaygı ve korku duvarını yıkma gücüne sahip olduğumuz gerçeğini mi?
