18 Mart gururunu yaşadık önceki gün. Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü, Cumhuriyet hafızamızın çok özel günlerinden biriydi. Bugün de Ramazan Bayramı başlıyor. Türkiye, birkaç gün arayla hem tarihinin en büyük gururlarından birini hem de toplumsal hayatının kıymetli parçalarından olan dini bayramlarından birini yaşıyor. Bu yan yana geliş, başlı başına anlamlı. Türkiye tam da böyle bir ülke aslında. Tarih bilinci, ortak hafıza, Çanakkale gibi kurucu bir destan… Hemen yanında, onunla iç içe geçmiş bayram gelenekleri. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni nevi şahsına münhasır kılan özelliklerin en önemlilerinden biri bu işte. Bizi biz yapan, kıymetini bilmemiz gereken memleket gerçeklerinden biri...
Son yıllarda her bayramda önümüzde duran soru ise bugün de geçerli: Bayram hâlâ bayram mı? Ya da bayramlar hâlâ eskisi gibi mi? Hayat değişti. İnsanlar değişti. Alışkanlıklar değişti. Bayramların ritmi de değişti doğal olarak. Misal, geçmişte bayram demek daha çok kapı çalmak, aile büyüğüne gitmek, çocuk sevindirmek, aynı sofraya oturmak demekti. Şimdi ise işin rengi biraz daha farklı. Hatta biraz değil, bayağı... Bayramla tatil eş anlamlı artık. Tatil deyince de seyahat maliyetleri, biletler, rezervasyonlar, sosyal medya gösterileri, bayram kampanyaları, online siparişler…
Birçok insan için bayram artık sadece dini/duygusal değil, aynı zamanda ekonomik bir konu. Bilet fiyatlarına bakılıyor. Market alışverişi hesaplanıyor. Çocuklara verilecek harçlık, kıyafet, çikolata, tatlı, ikram… Hepsi kalem kalem düşünülüyor. Hele büyük şehirlerde yaşayanlar için bayram ziyareti bazen neredeyse küçük bir bütçe planlamasına dönüşüyor. İnsanlar artık sadece “Kime gideceğiz?” diye sormuyor. “Bayramın bütçeye etkisi ne olacak?” diye de düşünüyor. Gerçek bu. Görmezden gelmek mümkün değil. Bir başka gerçek de bayramlara hakim olan tüketim dili. Reklamlarda, vitrinlerde, telefon ekranlarında… Bayram kampanyalarının arkasında duygu değil, daha çok harcama çağrısı var. Yeni kıyafetler, tatil paketleri, özel menüler…
Bayram bu çağda pazarlanan, satın alınabilir bir duyguya dönüştürülmüyor mu? Herkesin bayramı aynı değil oysa. Kimi için gerçekten aileyle bir araya gelmenin adı. Kimi için birkaç günlük nefes alma fırsatı. Kimi için yalnızlık. Kimi için ise sadece masraf. Özellikle ekonomik baskının bu kadar hissedildiği bir dönemde, bayramın herkeste aynı heyecanı üretmesini beklemek de gerçekçi değil. Konunun bir de sosyal medya boyutu var. Bayram kimileri için artık yaşanmaktan çok gösterilen bir şeye de dönüşmüş durumda. Hangi sofraya oturulduğu, nerede tatil yapıldığı, hangi otelde kalındığı, kiminle bayramlaşıldığı… Her şey görünür olmak zorundaymış gibi.
Bütün bunlara rağmen bildiğimiz ‘bayram’ tamamen kaybolmuş da değil. Bayramlar takvimdeki diğer günlerden farklı. Ayrı özellikleri var. İnsan hâlâ hatırlanmayı, kapısının ya da en azından telefonunun çalmasını bekliyor. Tabii ki bir ziyaret, bir mesajdan daha kıymetli. Çocuklar hâlâ harçlık bekliyor. Ve hâlâ bayram sofrasına birlikte oturmanın anlamı ayrı. Ne sadece nostalji. Ne sadece tüketim. Ne sadece şekil. Bayramı bayram yapan bu saydıklarım. Biraz hatırlamak ve hatırlanmak. Biraz temas etmek, paylaşmak. Biraz da geleneklerimizin kıymetini bilmek. Bayram hâlâ bayram da... Onu bayram olmaktan çıkartıp başka şeylere dönüştürüp dönüştürmemek bize bağlı. Soru basit: Bayramı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece tüketiyor muyuz? Gönlünüze göre bir bayram olsun.
