Şu hayatta en çok nelerden rahatsız olduğunuzu sorsam, ‘haksızlık’ ve ‘çifte standart’ muhakkak yer alır listenizde. Herkes rahatsız çifte standartlardan. Herkes dertli. Herkes şikâyetçi.
Gelin, dürüst olun. Çifte standartlar konusunda bile çifte standartlı olabilir misiniz? Bir düşünün... Çünkü iş dönüp dolaşıp - kişisel ya da kurumsal - menfaatlere geldiğinde, o şikâyet ettiğiniz çifte standardı bir anda unutuvermiyor musunuz? Hatta bazen, o adaletsizliği avantaj hanenize yazmıyor musunuz? Özel hayatta böyle. İş yaşamında böyle. Futbolda böyle. Siyasette, yargıda, ticarette… Her yerde aynı. Aleyhimize olan bir durum, karar veya uygulama mı? Hemen itiraz. Yüksek sesle tepki. “Bu nasıl adalet?” soruları… Ama aynısı lehimize olduğunda? Sessizlik. Hatta gizliden bir memnuniyet. Çünkü mesele çoğu zaman ‘ilke’ değil. Mesele taraf olmak. İtiraf etmesek de böyle.
Bu gerçeği en iyi anlatan, aslında kendi sözlerimiz. Atasözleri. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mesela. Nasıl? Haksızlık bize dokunmuyorsa, görmezden geliyoruz. Hatta bazen savunuyoruz. Başkasının başına gelmişse mesele değil. Ya da... “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Doğruyu söyleyenin başına geleni anlatıyoruz ama çoğu zaman o doğruyu söyleyen biz olmuyoruz. Veya... “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.” Söyleriz. Ama uygulamayız.
Biliyorsunuz işte... Herkes başkasının hatasını çok net görür. Kendi hatasındaysa görüntü flulaşır. Gözüne perde indiği bile olur kimilerinin. Futbolda da hep yaşıyoruz ya malum... Taraftarı olduğu takımın lehine verilen tartışmalı karara “Hakem doğru gördü” der ekseriyet. Aynı pozisyonda, aynı karar rakip lehineyse, kıyameti koparır aynı kişiler. İş hayatında farklı mı sanki? Hatayı yapan bizsek ‘yoğunluktan’dır, başkası yaptıysa ‘sorumsuzluk’ koyarız adını. Siyasette deseniz… Desteklediğimiz parti yapınca ‘strateji’, karşı olduğumuz yaptığında ‘skandal’.
Bu durumu tutarsızlık olarak açıklamak yeterli değil bence. Bu bir karakter meselesi. Çünkü çifte standart dediğimiz şey, aslında ilkesizliktir. Kuralı kişiye göre eğip bükmektir. İşin en tehlikeli tarafıysa şu: Bunu normalleştirdik. Artık kimse “Bu yanlış ama işime yarıyor” demiyor. Doğrudan doğruya yanlış olanı savunuyor. Bile bile... Ve bunu yaparken rahatsız da olmuyor çoğunluk. Çifte standart yaygınlaştıkça, adalet duygusunun zayıfladığını unutarak... Adalet zayıfladıkça, güvenin kaybolduğunu düşünmeden... Güven kaybolduğundaysa toplum dediğimiz yapının sadece kalabalığa dönüştüğü gerçeğini yok sayarak...
Çözüm ne mi? Aslında biliyorsunuz... Aynı duruma, kim yaparsa yapsın aynı tepkiyi verebilmek. Kendi lehimize de olsa yanlışa “yanlış” diyebilmek. Yani sözde değil, gerçekten ‘ilke’li davranmak. Zor ama değil mi? Zor, evet. Çünkü insanın çıkarları aynı zamanda zaaf merkezidir. O yüzden önce şunu kabul edelim: Biz çifte standarttan şikâyet eden değil, çifte standartla yaşayan bir toplumuz. Ve bu değişmedikçe, içinde ‘adalet’ sözcüğünün geçtiği hiçbir cümlemizin bir karşılığı yok.
