Tartışmayı diyorum. Öğrenemeyecek miyiz? Bizde ‘tartışma’ dediğimiz şey çoğu zaman (hatta neredeyse her zaman) fikir alışverişi değil, bilek güreşi, bir yarış. Haklılık yarışı... Amaç anlamak değil, kazanmak hep.
Farkına varın lütfen. Günlük hayatın içinde bunun sayısız örneğini yaşıyor ve yaşatıyorsunuz. İş yerinde, aile içinde, sosyal medyada… Birine “Şu konuda yanlış yapıyorsun” dediğiniz anda gelen ilk cevap adeta bir refleks: “İyi ama sen de…” Ya da: “Ama başkaları da…” Cümle daha bitmeden savunma başlıyor.
Oysa eleştiri, iyi niyetli olduğunda bir gelişim aracı. Hedefindeki için kazanım imkânı. Ama bizde çoğu zaman bir saldırı gibi algılanıyor. Bu yüzden de refleks olarak savunmaya geçiyoruz. Dinlemek yerine cevap hazırlıyoruz. Anlamaya çalışmak yerine karşı argüman üretiyoruz hemen.
Bakın bu ciddi bir empati sorunu. Empati dediğimiz şey sadece karşımızdakinin duygusunu anlamak değil. Onun söylediğini gerçekten duymak. Bir cümlenin içindeki eleştiriyi, kişisel bir saldırı olarak değil, bir geri bildirim olarak değerlendirebilmek. Ama bunu yapmıyorsunuz. Yapmıyoruz. Çünkü bir başka eksikliğimiz daha var: Öz eleştiri. Kendimize dışarıdan bakabilme alışkanlığımız da zayıf. Hata yapabileceğimizi kabul etmek zor geliyor. O yüzden eleştirildiğimiz anda konuyu hızla başka bir yere taşıyoruz. “Ben yanlış yapmış olabilirim” demek yerine, “Sen de yapıyorsun” demeyi tercih ediyoruz. Bakın etrafınıza; çok tanıdık değil mi? Ama bu refleks, tartışmayı bitirmiyor. Çünkü mesele artık doğruyu bulmak olmaktan çıkıyor, kimin daha az ya da daha çok hatalı olduğunu ispat etme mücadelesine dönüyor. Mesele özünden uzaklaşıp bir yarışa dönüşüyor.
Sosyal medyada bu durumun çok daha sert örneklerini görüyoruz. Bir konuda farklı bir görüş dile getirildiğinde, insanlar o görüşü anlamaya çalışmak yerine hemen etiketliyor. Yaftalıyor. Karşısındakini bir gruba yerleştirip tartışmayı oradan yürütüyor. Bu da kutuplaşmayı besliyor. Oysa sağlıklı bir tartışma kültürü başka bir şey. Dinlemeyi gerektirir. Durmayı gerektirir. Bazen geri adım atmayı bile gerektirir. En önemlisi de şu soruyu sorabilmeyi gerektirir: “Acaba burada benim payım ne?” Bu soruyu sormadan hiçbir tartışma sağlıklı ilerlemez, ilerlemiyor.
Peki çözüm ne? Çözüm çok zor, çok karmaşık değil aslında. Önce dinlemek. Sonra anlamaya çalışmak. Sonra cevap vermek. Ama zor olan, yeri geldiğinde “Evet, burada haklısın” diyebilmek. Şunu görmek gerekiyor. Bu bir zayıflık değil. Tam tersine, güçlü bir zihinsel duruş. Çünkü herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir yerde, en değerli şey doğruyu söylemek değil, doğruyu duyabilmek.
Şu soruyu bir sorar mısınız lütfen kendinize: Derdiniz sadece bir şekilde haklı hissetmek mi yoksa sorunu gerçekten çözmek mi? Hangisi?
