'İstersen yanımda yürüme…'

19 Ocak 2015, Pazartesi 07:35
AA
“Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam / diyor birisi yineliyorum / hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmayın / insan nasıl direnir başka / hiç unutma*”
 
Burada çoğu defa yazdım; affınıza sığınarak bir daha yazacağım; ne zaman gündelik hayatın boğuculuğundan kaçsam kendimi öykülerde, dizelerde bulurum.
Canım ne zaman acısa koşup edebiyata sığınırım. Sanırım Karin Karakaşlı da böyle yapmış Yetersiz Bakiye kitabında. Kendi yaşadıklarını, gördüklerini, acısı, kederini, sevincini, hüznünü “kendi elleriyle, bile isteye küçülttüğü dünyasına sıkışan insanlığın dramını” anlatmış.
 
Kitap 12 öyküden oluşuyor; ancak bu yazıda tek bir öyküye;  Karin Karakaşlı’nın can dostunu, meslektaşını, Hrant Dink’i anlattığı An-bul-İst öyküsüne dair yazmak istedim.  
AN-BUL-İST; altı bölümden oluşuyor.  Her bölümün başında Karakaşlı önce Turgut Uyar’dan seçilmiş dizelerle karşılıyor okuru. Daha o dizelerde derin bir nefes alma ihtiyacı hissedeceksiniz. Ardından kana bulanmamış, temiz bir İstanbul geliyor dile. Karakaşlı bildiği İstanbul'u ve değişen İstanbul'u da anlatıyor cümle aralarında. Ardından bir dostluk hikâyesi ve bir katliama giden kelimeler. 
 
Kurgusuz, yürekte biriken kelimelerin dile gelmesi bir nevi bu öykü.  Kendisi de zaten şöyle diyor: “Öldürüldüğü günü çok feci sahnelerle yaşadım. Hayat olamayacak denli kurguydu sanki. Hani yazsam nasıl da sahne yaratmış, edebiyat yapmış diyecekleri cinsten. Oysa hayattı işte. Şu bizim kara mizah şu bizim hoyrat hayat. Bazı şeylerin sözcüğü yokmuş diye düşündüm ilk kez. O an hayat edebiyata beş basar, dedim. Aklım, yüreğim ve kalemim durdu.”
 
Karakaşlı’nın öyküsünde hem Hrant Dink'in öldürüldüğü gün var hem de geçmişe dair küçük anılar. Altı kısa bölümü farklı sıralamalarla üç-dört defa okuduğumda; her bölümün kısa ama etkileyici vurgusuna takılı kaldım. Her defasında derin bir nefes alıp devam dedim. Ve her defasında da şahit olmanın sorumluluğu düştü kelimelerin arasına…
 
Bu ülke bir kelimeden tahrik olan, Uğur Mumcu’yu, Abdi İpekçi’yi, Sabahattin Ali'yi, Metin Altıok’u, Behçet Aysan’ı, Hrant Dink’i ve daha bilcümle güzel insanı gözü kırpmadan öldürebilenlerin ülkesi…
 
Örneğin Karakaşlı’nın ‘o karanlık kalabalık’a dair anlattığı şu kısımda katliamlara giderken hep aynı yolların katedildiğine şahit oluyor insan, kahroluyor:  “Güzelim yazından cımbızladıkları cümleyi ucubeye çevirip de saldırıyorlar sana, Türklüğe hakaret ettin diye. Sana ve kurduğun dünyaya. Dahil olduğum dünyaya. Her Allahın günü en temiz sözlerle yeni baştan kurduğumuz, yoktan var ettiğimiz bakir dünyaya.  Sıkıntılı utangaç yüz halin hep gözümün önünde. “Esnafa da ayıp oldu, huzursuz ettik herkesi...”
Gazetesinden çıkıp arkadaşıyla yürürken yaşadığı o güvercin tedirginliğiyle belki arkadaşına “istersen yanımda yürüme…” diyen Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden tam 8 yıl geçti. Ona böyle hissettirenler bugün bir başka yerde kendisi gibi düşünmeyen bir başkasına –en sıcak örneğiyle mesela Cumhuriyet’teki meslektaşlarımıza- böyle hissettirmek için elinden geleni yapıyor.
 
Bebekten katil yaratanlar, yeni katilleri yaratmaya devam ediyor. Acı ve kızgınlık baki. Hrant Dink’in kanı belki o kaldırımdan silindi ama bizim aklımızda o görüntü her geçen gün daha da keskinleşiyor. Rakel Dink’in dediği gibi “kanın sesi ancak adaletle susar.” O sesi susturmak için şahit olanların görevi acı bir tebessümle ‘Hepimiz Hrantız’ demek ile beraber her yerde de diyebilmektir.
 
*Turgut Uyar'ın 'Her şeyden Biraz Kalır' şiirinden...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.