Nevzat Akdere

29 Ağustos 2020, Cumartesi 11:00

Bilimin ışığında intikam

Son zamanların yükselen yıldızı Alman dizilerine olan ilgim Dark’la başlamıştı. Ardından Dogs of Berlin, Deutschland 83 ve Babylon Berlin’le devam etti. Kurgularından oyunculuklarına, görüntü kalitesinden anlattıkları hikayelere kadar oldukça başarılı işler izledim. Bu ay Netflix Alman dizilerine bir halka daha ekleyerek Biohackers’ı beğenimize sundu. Dizi özet olarak bir intikam hikayesi anlatıyor.

Başlangıçta konusunu okuyunca açıkçası dudak bükmüştüm ama içine bilimkurgu, gen bilimi falan girince bir hayli ilgimi çekti. Biohackers, bilimkurgu kısmını biraz abartsa da çok da göze batmıyor bu durum. Fakat konu o kadar hızlı ilerliyor ki bu biraz sıkıntı. Bölüm sürelerinin uzun olmaması (net 30-38 dakika aralığında) ve sezonun 6 bölümden oluşması bunda etken rol oynamış.

Sezonu 12-13 bölüme yayıp konuyu detaylandırsalar daha dolu bir dizi izleyebilirdik diye düşünüyorum. Bu haliyle de heyecanla sezonu bir çırpıda bitiriyorsunuz ama bu eksiklik ağzınızda ekşi bir tat bırakıyor ister istemez. Dizinin ucu açık bitiyor. Şu ana kadar da yeni sezon onayını almadı ama 2. sezonun geleceğini tahmin ediyorum.

Onay gelirse mutlaka devam edeceğim dizilerden olacak çünkü akıcı ve sıkmadan derdini anlatmayı başarıyor. Dizinin kilit ismi Mia’yı canlandıran Luna Wedler ve profesör Lorenz’e hayat veren Jessica Schwarz’ı çok başarılı buldum. Özellikle Schwarz o soğuk görünümüyle adeta karakteri yaşamış.

Mia’nın ev arkadaşlarından Ole ve Chen-Lu ise dizinin ciddi havasından zaman zaman sıyrılmamızı sağlayacak karakterleri olarak kalacak aklımda. Alman dizilerini sevenler için Biohackers’ın iyi bir seçim ve doğru bir alternatif olacağını düşünüyorum.

ARKADAŞLAR VEYA EŞİNİZLE: Lucifer (Netflix)

Hakimiyetini dünyada sürdürmeye karar veren Lucifer’ın 5 sezonluk macerası platformda sizleri bekliyor.

22 Ağustos 2020, Cumartesi 07:36

Yüzyılın soygunu

Dünyaca popüler La Casa De Papel’in final sezonunu beklediğimiz günlerde önümüze kardeşi geldi. Kolombiya yapımı El Robo Del Siglo ya da Netflix’te yayınlanan ismiyle The Great Heist gerçekten yaşanan bir soygunu anlatıyor. Soyguncular 1994 yılının ekim ayında Kolombiya Merkez Bankası’ndan 24 milyar Kolombiya pesosu (33 milyon dolar) çalmış ve bunu yaparken tek kurşun atmamış.

Dizide havaya sıkılan bir uyarı atışı var ama sayılır mı veya gerçekten o durum yaşandı mı bilemedim tabii. Şaka bir yana dizi aynı zamanda gazeteci Alfredo Serrano Zabala’nın 2008’de yayınlanan “This is how I robbed the bank: The assault of the 20 th century in Colombia” yani “İşte bir bankayı böyle soydum: Kolombiya’da 20. yüzyılın saldırısı” adlı kitabından uyarlanmış. Olay Kolombiya’da “Yüzyılın Soygunu” olarak da biliniyor.

The Great Heist, tarzıyla La Casa De Papel’le benzerlik taşısa da ayrıştıkları çok fazla nokta var. La Casa De Papel kurgu bir hikayeyi anlatıyordu. Kolombiya yapımı ise yaşanmış bir olayı anlattığı için daha gerçekçi. La Casa De Papel’de karakter hikayelerini de ayrıntılı anlattığı için soyguncu olmalarına rağmen birçoğunu benimsedik. Hatta geleceklerinden endişe duyup heyecanlandık. Fakat The Great Heist’ta karakterleri benimseyemiyorsunuz.

Ayrıca La Casa De Papel’de arkasında Profesör’ün olduğu ciddi ve akıllıca bir planlama vardı. Diziyi de bir anda popüler yapan o kurguydu aslında. The Great Heist’ta aynı role avukat lakaplı bir karakter soyunmuş ama beklediğimiz zekice bir hareketi bulamıyoruz.

Önemli bir konu da Kolombiya soygununda suçlular içeriden ciddi bir yardım almışlar. Birçok polise de rüşvet dağıtarak işlerini yürütmüşler. Yine de her şeye rağmen çetenin 21 saat boyunca hiç fark edilmeden soygunu gerçekleştirmesi büyük bir olay. The Great Heist, 6 bölüm ve makul süresiyle sıkılmadan izlenebilecek bir yapım olmuş.

ARKADAŞLAR VEYA EŞİNİZLE: Biohackers (Netflix)

15 Ağustos 2020, Cumartesi 07:40

Anelka: Problem çocuk mu? Yoksa...

Dizi odaklı köşemizde hem futbolu sevmemden hem de Nicolas Anelka’nın bu ayrıcalığı hak ettiğini düşündüğümden bir istisna yapmak istedim bu hafta. Henüz 20 yaşında CV’sinde Paris St. Germain, Arsenal ve Real Madrid olması onu eşsiz kılmaya yetiyor.

Netflix, oyuncunun genel olarak sansasyonel hayatına ışık tutmak için Anelka Misunderstood isimli bir belgeseli beğenimize sundu bu ay. Başlangıçta da dediğim gibi Anelka böyle bir belgesele mutlaka layık bir oyuncu ama hayatı boyunca yaşadığı sansasyonel ve kaos dolu olaylar kesinlikle belirleyici olmuş. Sessiz ve sakin geçen 1.5 sezonluk Fenerbahçe kariyerine neredeyse hiç değinilmemesi bu iddiamı destekliyor.

Halbuki bir yıldız oyuncunun daha 26 yaşında Türkiye’ye gelmesi başlı başına önemli bir konu teşkil ediyor. Evet kısa süre kalmış olabilir ama emeklilik için gelmediği çok açık. Hem yaşından hem de sonrasında kariyerine Chelsea ve Juventus gibi ciddi takımları eklemesinden bunu görebiliyoruz.

Belgeseli bu yönüyle eleştirebilirim. En azından Fenerbahçe tribünlerinin o ünlü ‘Nicolas Anelka’ tezahüratlarını duymak isterdi bu kulaklar. Anelka Misunderstood bu eksikliğinin dışında yakından yaşadığımız futbol tarihine ışık tutmasıyla ve bunu oldukça akıcı bir şekilde sıkmadan sunmasıyla başarılı bir çalışma olmuş.

Fransız futbol okulu Clairefontaine yıllarında Thierry Henry ile başlayan dostluğundan, Dünya Kupası kadrosundan çıkarılmasına ve o ünlü Raymond Domenech skandalına kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyor belgesel.

Anelka aslında hep sorun yaratan, aykırı, Fransız futbolunun kötü çocuğu olarak tanındı. Ama aslında karakterli ve dik duran bir adam tanıdım yapımın sonunda. Sizler de bu sihirli oyuna gönül verdiyseniz Nicolas Anelka’nın sorunlu dönemlerine odaklanan bu belgeselden memnun kalacağınızı düşünüyorum.

08 Ağustos 2020, Cumartesi 07:53

Transformers efsanesi nasıl başladı?

Birçoğumuz bu çılgın robotlarla 2007 yılında vizyona giren ilk filmle tanıştık. Fakat aslında Transformers’ın çıkış noktası 1984-1987 yılları arasında yayınlanan Amerikan- Japon ortak yapımı kült çizgi filmdir. Çizgi film, iyi olan taraf Autobot’lar ve kötü taraf Decepticon’lar isimli iki robot grubu arasındaki mücadeleyi konu alıyor.

Autobot’ların lideri tıra dönüşen Optimus Prime, Decepticon’ların lideri ise gerektiğinde savaş aracı olan Megatron’dur. Aslında iki liderin de amacı halklarını birleştirmek ve kendi dünyaları olan Cybertron’u kurtarmaktır fakat bu ortak nokta bir araya gelip barış yapmalarını sağlamaz. Transformers’ın beyazperdedeki hikayesi robotların savaşı dünyaya taşınınca başlamıştı.

Netflix’in yeni animesi Transformers: War for Cybertron Trilogy ise bizleri öncesine götürüyor. Bir nevi efsane nasıl başladı onun cevaplarını bulmamıza yardımcı oluyor. Dizi sezon finaliyle hem yeni sezona hem de sinemadaki ilk versiyonuna adeta göz kırpıyor bu arada. Animedeki hikayeyi biraz da günümüz dünya yaşantısına benzettim.

İki grubun bir araya gelip bulundukları gezegeni daha yaşanır hale getirmeleri daha kolayken güç uğruna birbirlerini yok etmeye çalışmalarını izlemek üzücüydü. Dizinin 6 bölümden ve kısa sürelerden oluşmasına rağmen bazı tekrarlarla sıktığını belirtmeden geçemeyeceğim. Asıl konuya girerken zorlandı ama sonradan açıldı. Bunun dışında grafiklerini oldukça başarılı bulduğum animeyi ailenizle keyifle izleyebilirsiniz.

Arkadaşlar veya eşinizle: The Rain (Netflix)

Ölümcül yağmurdan kaçan insanların hikayesi final sezonuyla platformdaki yerini aldı.

01 Ağustos 2020, Cumartesi 07:23

Kore işi polisiye

Uzun zamandır film ve dizileriyle dikkat çeken Kore yapımları başarısını Parasite’in Oscar almasıyla taçlandırmıştı. Öncesinde Amerikan dizi endüstrisinin birçok yapımını Kore dizilerinden uyarlayarak bu mutfaktan sıklıkla yararlanması ayak seslerini duyurmuştu aslında.

Netflix, yeni diyeceğimiz ve oldukça popüler olmaya başlayan madenden yararlanmaya başladı. Ve platformunda birçok Kore yapımına yer verdi. Signal bu madenin değerli taşlarından biri. Fakat ironik olarak dizi aslında 2000 yapımı Frequency filminden esinlenmiş. Ayrıca dizi jeneriğinin True Detective’i anımsatması gözümden kaçmayan başka bir ayrıntı oldu.

Signal şu ana kadar izlediğim az sayıdaki Kore dizisinde rastladığım romantik yapıya sahip değil. Tam tersine polisiye tarzının tüm ciddiyetini içinde barındırıyor. Toplamda 16 bölümden oluşan dizinin hikayesi dedektif Park Hae Yeong’un eski bir telsiz bulup geçmişteki bir başka dedektifle iletişime geçmesiyle başlıyor. İkili Kore’deki kriminal olayları bu sayede çözmeye çalışıyorlar.

Bu eski davaların bir çoğu Kore’de gerçekten yaşanmış olaylara dayanırken Signal’in özgün tarafını da göstermiş oluyor. Dizi uzun süresine rağmen konusuyla izleyenleri içine çekmeyi başarıyor özellikle ilk bölüm açılış sahnesi üzücü olduğu kadar etkileyiciydi. Signal, oyunculukları ve hikayesiyle sizlere Kore dizi mutfağının kapısını aralayabilir. Yeni bir macera arayanlar ve polisiye sevenler için iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

SIGNAL

SÜRESİ: 64-88 dakika

OYNAYANLAR: Lee Jehoon, Ji Woong Cho, Hye Su Kim

18 Temmuz 2020, Cumartesi 07:01

Yerli alacakaranlık kuşağı

Cem Yılmaz denince benim aklıma durum tespitini en iyi yapan stand up’çı geliyor. Günlük hayatta hepimizin sıklıkla rastladığı hikayeleri o hiç ıskalamıyor ve kendine has esprilerle bize servis ediyor.

Gülmeye başladığınız anda birçok hikayeyi “Ya ben bunu biliyorum. Hatta içinde oynamışlığım var” bile diyebiliyorsunuz. Sanatçı tek kişilik gösterilerinin dışında son dönemlerde eleştirilse de başarılı filmlere imza attı.

Karakomik Filmler, adı üstünde 4 mini filmden oluşuyor. Fakat artık seri gibi olduğundan ben dizi statüsüne gireceğini düşünüyorum. İlk sezonu geçen yıl yayınlanan seri ‘Arada’ ve ‘Kaçamak’ isimli iki bölümle beğenimize sunulmuştu.

Normal bir hikayeyle başlayan iki film sonlara doğru fanteziye evrilirken bazı absürtlüklerine göz devirdiğimiz anlar oldu. ‘Arada’yı daha çok beğendiğimi söylemeliyim.

Bölümde Cem Yılmaz’ın canlandırdığı kaybeden, silik Ayzek karakterinin kötüye dönüşmesini başarılı buldum. Serinin ikinci sezonu geçen ay ‘Deli’ ve ‘Emanet’ bölümleriyle platformdaki yerini aldı. Hani bazen bir rüya görürüz koşarız ama hiç ilerleyemeyiz iki film de bana o çaresizliği yaşattı. Yine serinin tarzına uygun bir alacakaranlık kuşağı tadındaydı.

‘Deli’ bölümü ön plana çıkarken Özkan Uğur’un filme damgasını vurduğunu belirtmeliyim. Filmler birbirinden bağımsız olsa da mekan ve karakterler arasında kurulan bağlar hoşuma gitti. Arada Cem Yılmaz’ın eski filmlerine de göndermeler mevcut.

Ayrıca her bölümde Cemre Ebuzziya, Büşra Develi, Cem Davran, Çağlar Çorumlu, Özge Özpirinççi ve Tülin Özen gibi sürpriz konuk sanatçıları da izlemek seriye katkı yapmış. Ünlü komedyeni ve değişmeyen ekibini seviyorsanız 4 mini filmi güzel vakit geçirmek için seyredebilirsiniz.

KARAKOMİK FİLMLER