Anayasa Mahkemesi’ne ihtiyacımız var

AA

Anayasa Mahkemesi’nin akademisyenlerle ilgili verdiği “hak ihlali” kararı, bir umut ışığı. Yargının siyaset yerine hukukun temel ilkelerine dikkat çektiği bir karar. Diğer yargı kurumları için de örnek teşkil ediyor.

1128 imzalı bildiri nedeniyle yüzlerce öğretim üyesi üniversiteden atıldı, tutuklandı. Akademi, büyük zarar gördü. Demokrasisi sorunlu bir ülkede yaşıyoruz, sığınacağımız en önemli yer yine de hukuk ve adalet.

Anayasa Mahkemesi bir “başvuru makamı” olarak 2010 anayasa referandumuyla sürece dahil oldu. Bu değişiklik sayesinde, bu mahkemenin bazı önemli davalara yönelik hukuki müdahaleleri, gergin siyasi ortamın yumuşamasına katkıda bulunuyor. Bazı adaletsizliklerin sürüp gitmesini önleyici rol oynuyor.

Bir ülkedeki demokrasinin en sağlam ölçülerinden biri, bağımsız yargının gücüdür. Bağımsız bir yargı varsa, siyaset onu ezip, kendi otoritesi altına alamamışsa, adalet için temel kriter yerine gelmiş demektir. Türkiye gibi demokrasisi kırılgan ülkelerde, hukuk ve hukukçu da çok önemlidir.

Yani yargıçların adalet ve hukuk bilinci… Bu alanda ciddi sorunlarımız bulunuyor. Yargıç ve savcılarımız, otoriter devlet ideolojisiyle eğitiliyorlar. Hukuku hukuk yapan, geniş yığınların hakkını, hukukunu sağlamayı kendine görev edinmesidir. Bizde ise "önce devletin çıkarları" gibi otoriter bir zihniyet hakim.

Yargının sorunları

2010 Referandumu’ndaki en önemli değişiklik, HSYK’nın seçim ve çalışma sisteminin değişmesiydi. 5 kişiden oluşan HSYK, Adalet Bakanı ve Yüksek Yargı mensuplarının seçtiği otoriter ve bürokratik bir kuruldu. 2010 değişikliğiyle üye sayısı 22 oldu. Bunun yarıdan bir fazlasını, yani 12’sini, 1. dereceden yargıç ve savcılar seçeceklerdi. Seçtiler de. Ancak bunun sonrasında -yargı içinde bütün köşe başlarını tutmuş olan- Gülen Cemaati HSYK yönetimini ele geçirdi. Fetullahçılar, birçok kurumu berbat ettikleri gibi yargıyı da berbat ettiler, siyasileştirdiler. Yargıyı yasalarla değil, oluşturdukları paralel yapıyla yönlendirdiler. Daha sonra suç sistemin üzerine kaldı.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından 16 Nisan 2017 tarihindeki referandumla, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimi, Meclis’te çoğunluğu olan partiye ve Cumhurbaşkanı’na bağlandı.

Sonuç olarak, hâlâ, “hak”, “hukuk”, “adalet” yerine, “devletin güvenliği” söylemi ön planda. Düşünce ve ifade özgürlüğünün alanı giderek daha da daraldı. Bu ortamda Anayasa Mahkemesi’nin hukuku önceleyen yaklaşımı, bir umut ışığı sayılabilir.

Sıradaki haber yükleniyor...