Bir futbol taraftarıyım. Kendim de geçmişte futbol oynadım. 48 takımın katıldığı dünya kupasını heyecanla bekledim ve televizyonun başına kilitlendim. Gönlüm, bizimkilerin başarı kazanmasından yanaydı, daha iyi sonuçlar bekliyordum. Kazanmasını istediğim takımlar arasında Muhammed Salah’ın Mısır’ı, Kanada’yı eleyen Fas, Messi’nin Arjantin’i ve Haaland’ın Norveç’i de vardı. Dünya kupasındaki gidişat, dünya düzeninin kültürel ve ekonomik ağırlık merkezlerini de gösteriyor:
Sürprizler var, yeni hikâyeler var; ama oyunun ana sahnesi hâlâ büyük ölçüde Avrupa ve Amerika ekseninde kuruluyor. “Son 16” tablosuna bakınca futbolun dünya haritası hâlâ önemli bir oranda eskisi gibi. Kanada, Fas, Paraguay, Fransa, Brezilya, Norveç, Meksika, İngiltere, Portekiz, İspanya, ABD, Belçika, Arjantin, Mısır, İsviçre ve Kolombiya son 16’ya kaldı. Kanada ve Brezilya, çeyrek finale kalamadı. Elbette sürprizler var: Fas var, Mısır var, Paraguay gibi küçük bir ülke var; Norveç ise klasik büyükler arasında sayılmasa da Haaland’lı kuşağıyla dikkat çeken (ve Brezilya gibi bir devi eleyen) bir Avrupa temsilcisi olarak öne çıkıyor. Fas ve Norveç, çeyrek finalde. Son tahlilde Avrupa ve (Güney/Kuzey dahil) Amerika turnuvanın ana gövdesi. İlk 16’da hiç Asya ülkesi olmaması ve 16’dan 14’ün Avrupa-Amerika ülkelerinden oluşması, futbol statükosunun o kadar da değişmediğini düşündürüyor.
Çin ve Rusya gibi iki devin adı bile geçmiyor, bunu da ayrıca not düşmek gerek. 2026 Dünya Kupası şunu söylüyor olabilir: Atlantik merkezli futbol düzeni ve dünya düzeni, hâlâ canlı. Ki Dünya Kupası, yalnızca bir spor organizasyonu değil, ülkelerin kendilerine dair beklentilerini ve hayal kırıklıklarını görünür kılan bir sahne. “Futbol ülkelerin (ve şehirlerin de) aynasıdır” demek mümkün. Futbol aynası bazen abartır, bazen çarpıtır, bazen de toplumun zaten içinde taşıdığı endişeyi tek bir maçta görünür kılar. Örneğin Brezilya’nın futboldaki ağırlığıyla küresel siyasetteki ağırlığı hiçbir zaman eşit olmadı. Fas’ın futboldaki yükselişi de Fas adına jeopolitik veya kültürel bir sıçrama anlamına gelmiyor. Fas’ın başarısının nedenlerinden biri, Avrupa’da oynayan çok sayıda Faslı futbolcunun varlığı. Avrupa hâlâ futbolun endüstriyel merkezi. Güney Amerika da olağanüstü oyuncu üretme kapasitesiyle ayakta.
Ancak hem Fas ve Mısır’ın başarıları hem de Afrika kökenli oyuncuların Avrupa futbolunda artan ağırlığı, dikkat çekici. “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” diye bir klişe vardır. Bu kez hem Türkiye hem Almanya Paraguay’a yenilerek kupadan elendi. Elenmemizi yalnızca sportif bir başarısızlık olarak okumadık. Almanya’nın Paraguay’a elenmesi de Alman kamuoyunda bir karamsarlığı tetikledi. Almanya’nın kupa başarısızlığı; ülkedeki ekonomik yavaşlama, özgüven kaybı ve kurumsal yorgunluk tartışmalarıyla yan yana getirildi. Türkiye’ye dönersek… Bazılarımız elenmemizi ülkedeki “potansiyeli kullanamama” sendromuna bağladı. Futbolu dış politikayla paralel değerlendirenler bile oldu. Genelde şunları düşündük: “Yetenekli bir kuşak var, iyi oyuncular var, beklenti var; ama sonuç, yani gol yok. İmkânlarımız var, enerjimiz var, coşkumuz var; fakat organizasyon, soğukkanlılık ve bitirici son hamle eksik.”
