Gülistan Doku... 2020’den bu yana sırra kadem bastığına bir türlü ikna olmadığımız genç üniversite öğrencisi. Hepimizin vicdanında bir sızı olarak kalacak izi. Naaşına halen ulaşılamadı. Failleri, bedenini ortadan yok edince cezadan kaçabileceklerini sandı. Peki gerçekten de ceset yoksa cinayet yok mudur? Adalet Bakanı Akın Gürlek çok net bir çerçeve çizdi. “Cesedin bulunamaması, cinayet olmadığı anlamına gelmez” dedi. Modern ceza hukukunda bir cinayetin ispatı için en güçlü delillerden biri ceset olsa da cesedin bulunması zorunlu değil. Söz konusu kişinin hayatta olma ihtimalinin mantıklı olup olmadığına bakılıyor. ‘Bir kişinin yokluğunun niteliği’ de bir cinayet delili sayılabiliyor.

Hukukta ‘corpus delicti’ diye bir karşılığı da var. Suçun maddi unsuru deniyor. Yani Doku davasındaki telefon kayıtları, kamera görüntüleri, davranış değişiklikleri, sessizlikler, çelişkiler dahil hepsi, suçun varlığını ortaya koyan delil yapısını oluşturuyor. Türkiye’de daha önce benzer dava örnekleri var. Palu Ailesi davasında kayıp olan Meryem Tahnal ve kızı Melike Tahnal’ın cesetleri, yapılan aramalara rağmen bulunamamıştı.
YOKLUK DA BİR DELİLDİR
Ancak mahkeme, aile üyelerinin itirafları, tanık ifadeleri ve diğer deliller ışığında cinayetin işlendiğine kanaat getirmişti. Dünyada da aynı yönde örnekler var. Fransa’da Cedric Jubillar, 2020’de karısı Delphine’i öldürmekle suçlandı. Ceset bulunamadı ama Cedric geçen yıl 30 yıl hapis cezası aldı. İngiltere’de Russell Causley, karısı Carole Packman’ı 1985’te öldürmekten 1996’da müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Ceset bulunmadığı halde. ABD’de bu durum ayrı bir başlık. ‘No-body murder’ (cesetsiz cinayet) deniyor. 19’uncu yüzyıldan bu yana 500’den fazla cesetsiz cinayet davası var. Bu davalarda mahkumiyet oranı yüzde 86! Diğer cinayet davalarında bile bu oran yüzde 70! Çünkü cesedin bulunmaması cinayeti kanıtlamak için daha titiz bir soruşturma yürütülmesini sağlıyor. Velhasıl bir insanın yokluğu, onu ve akıbetini ortadan kaldırmaya yetmiyor görüldüğü üzere...

BATILI ERKEKLERİN İZDİVAÇ GÖÇÜ
‘İzdivaç göçü’nü duydunuz mu? ‘Passport bros’ (pasaport tayfası) diye anılıyorlar. Batılı ülkelerdeki erkeklerin evlenmeye uygun eş aramak için çıktıkları dünya seyahatlerine deniyor. Kendi ülkelerindeki flört düzeninden memnun olmayan erkekler, evlenilecek daha ‘geleneksel’ kadınlar bulmak için yollara düşüyor. İlk duyduğunuzda minnoş bir hareket gibi gelebilir kulağa. Farklı kültürlerden insanlara açık olmak, farklı genetik havuzlarla nesli zenginleştirmek teoride çok iyi niyetli ve yapıcı. Ama işin arka planında yüzleşilmesi gereken ciddi bir toplumsal kırılma var. Flört uygulamaları ve sosyal medya, ‘seçenekleri’ artırdığı kadar doyumsuzluğu da artırdı. İnsanlarda bir başkasının ‘muadili’ varmış yanılgısı oluştu. Hayatın içindeki ‘karşılaşmaların muadilinin olmadığı’ fark edilmedi ya da değeri unutuldu. Algoritmaların eşleştirmesine mahkum kalan Batılı erkekler, anlamlı ilişki yaşayamaz oldu. Günlük hayatta da daha seçici ve yüksek standartlı hale gelen kadınları etkilemekte zorlandılar (Buna ‘modern erkeklik krizi’ de deniyor). Yalnız ‘daha kolay ilişki’ vaadiyle başlayan bu hikayeler hüsranla son buluyor. Dil, kültür, tarih ve beklenti farklılıkları devreye giriyor. Benzerini birkaç yıl önce Batılı kadınların Güney Kore’ye göçünde görmüştük. Dizilerdeki romantik erkek figürlerine inanıp Güney Kore’ye giden kadınlar ciddi sorunlar ve hayal kırıklıkları yaşamıştı.

BİR 'İNŞALLAH' BİN AYIP ÖRTTÜ
Oscarlı aktris Anne Hathaway’in sohbet ederken ‘İnşallah’ demesi, bir anda Müslümanların ve Arapça konuşan toplumların sempatisini kazanmasını sağladı. Bu ifadeyi çok doğaçlama kullanmış olsa da zamanlaması nedeniyle çok yankı uyandırdı. Geçen hafta Coachella Müzik Festivali’nde şarkıcı Sabrina Carpenter konserinde bir kriz yaşanmıştı. Bir Arap hayranı konserdeki sessiz bir anda zılgıt çekmişti. “Benim kültürüm” demişti. Carpenter da yüzünü ekşitmişti. “Bu çok tuhaf” demişti. Kesinlikle zılgıtın yeri ve zamanı değildi.

Ama Carpenter’ın tepkisi nedeniyle Araplar hassasiyet göstermişti. Kadın yabancı düşmanı olmakla suçlandı. O yüzden Hathaway’in ‘inşallah’ı resmen tansiyonu düşürdü, nabzı normalleştirdi. Kadim geleneklerin bu tür popüler figürler tarafından bilinip bilinmemesi de büyütülecek bir mesele değil, bu olsa olsa onların eksikliği ve kazanımı olur, o da ayrı.
