“Politika ve sanat birbirinden ayrılmaz. Birbiriyle çatışmazlar da. Bir sanat eserinin politik bir söylem içermesi, onu sanat düşmanı yapmaz. Ne kadar güçlü politik mesaj verirseniz verin, bunu yeterince sanatsal bir şekilde ifade etmiyorsanız ortaya çıkan şey propaganda olur.” Bu sözler, 79’uncusu düzenlenen Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı Güney Koreli yönetmen Park Chan-wook’a ait. Bu sadece sanat üzerine yapılmış bir yorum değil. Bu yılki Berlin Film Festivali’ne (Berlinale) verilmiş de bir cevap aynı zamanda. Çünkü Berlinale’nin jüri başkanı Alman yönetmen Wim Wenders, Gazze işgali hakkındaki görüşü sorulduğunda “Sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız” demişti. Ortalık ayağa kalkmıştı.* Oysa özellikle Cannes, Berlin ya da Venedik gibi uluslararası festivaller söz konusu olduğunda sanatın tamamen ‘politika dışı’ bir yerde durduğunu söylemek artık neredeyse imkansız. Çünkü bu festivallerde sadece film gösterimi olmuyor. Ülkeler, kendilerini kültürel olarak dünyaya bu sahnelerde anlatıyor. İşte tam da bu yüzden bu festivaller ve ödül törenleri halen bu kadar etkili. Çünkü sinema sadece sinema olmaktan ibaret değil. Cannes, Oscar gibi organizasyonlar, yıllardır dünyaya hangi hikayelerin ve yönetmenlerin önemli, hangi filmlerin izlenmeye değer olduğuna dair yönlendirme yapıyor.

SESSİZLİK DE TARAF TUTMAKTIR
Bir filmi ödüllendirmek yalnızca sanatsal bir karar olmanın ötesinde ona görünürlük, prestij, dağıtım ve çoğu zaman küresel dolaşım kazandırmak anlamına geliyor. Bu yüzden hangi hikayelerin öne çıkarıldığı ya da hangi meselelerde sessiz kalındığı hiçbir zaman tesadüf veya tarafsız olmuyor. Üstelik Berlinale’de bazı oyuncular da apolitik olduklarını açıklamıştı. İsrail’in Gazze’yi işgali, Epstein belgeleri, ABD’nin İran saldırısı gibi krizlerin ortasında gazetecilerin sorularından kaçınmıştı. Park Chan-wook’un açıklaması bu yüzden çok kritik. Kendisi Cannes tarihindeki ilk Güney Koreli jüri başkanı. Hem sanat ve politika arasındaki ilişkiyi yeniden hatırlattı hem de Cannes’ın son yıllarda büyüyen yasakçı zihniyetini kırdı. Çünkü Cannes özellikle 3 yıldır siyasi mesajları istemiyor. İyi de... Sanatçılardan siyasi söylem beklenmiyor ki ‘insani duruş’ bekleniyor. Politikaların sonucunda zarar gören siviller adına bir ‘duruş’. Asıl politik tavrı, bu tartışmaların dışında kalmaya çalıştıklarında sergilemiş oluyorlar. İlginç olan bir diğer konu da şu... Cannes tarihsel olarak Berlinale kadar politik bir festival değildi. Daha çok şovun merkeziydi. Sanki iki festival rolleri değiştirmiş gibi. Velhasıl, festivallerin gündemiyle dünyanın gerçek gündemi arasındaki mesafe açıldığında, kaçmaya çalıştıkları konuların kabak gibi görünür olduğunu daha iyi anlıyoruz... *Bkz. 15 Şubat 2026 ‘Berlin Film Festivali’nde ne oluyor?’ yazım.

VENEDİK’TE TARİHİ BİR BAŞKALDIRI
61’inci Venedik Bienali başlarken bu yıl onlarca pavyonda grev vardı. Bu grevi küresel medya neredeyse görmedi bile. Birkaç kapalı kepenk fotoğrafıyla geçiştirdi. Oysa Venedik sokakları karışıktı. Polis müdahale etti. Atmosfer sertleşti. İsrail’in bienale katılmasını protesto ediyordu sanat temsilcileri. Yani sanat dünyasının içinde organize bir kırılma yaşandı. Mesele bireysel sanatçı eylemlerinden çıktı. İsrail pavyonunu ‘Soykırım pavyonu’ olarak tanımladıkları pankartlar açtılar. Bu, 1968’den bu yana bienaldeki ilk büyük grevdi. Türkiye, Belçika, Avusturya, Hollanda, İspanya, Fransa, Finlandiya, Güney Kore dahil 27 ulusal pavyon kısmen ya da tamamen kapatıldı. Bazılarında kararı sanatçılar aldı bazılarında çalışanlar. Ziyaretçilerin büyük çoğunluğu da destek verdi. “Kültür ve sanat, soykırımı örtbas eden bir perdeye dönüşmemeli” dediler. Yani kültürel kurumların ‘meşrulaştırdıkları’ hikayelere itiraz ettiler. Kültürel kurumların işgal ve savaş karşısında tarafsız olamayacağını bir kez daha hatırlattılar

YENİ TUZAK: ZEVK BADANACILIĞI
Biliyorsunuz dünyadaki büyük servetin sahibi son 20 yıldır teknoloji devleri. Daha çok içe kapanık, ‘inek’ imajlarıyla tanıdığımız kişiler. Ama Epstein belgelerinde çoğunun adını görmemizden anlıyoruz ki içe ‘fazla’ kapanıklarmış. O da ayrı. İşte bu şahıslar, bu kez ‘zevk badanacılığı’ hizmetiyle karşımızdalar. Badana derken, göz boyama anlamında. Birdenbire daha çok görünür olmaya başladılar. MET Gala’da, moda haftalarında, kültür-sanat davetlerinde, üniversite sohbetlerinde, podcastlerde... Neden böyle bir açılım yaşıyorlar peki? Yapay zeka yüzünden. Bu milyarderler şimdiye kadar ‘üretim’ satıyordu. En iyi kod yazılımları, görsel üretim araçları onların elindeydi. Şimdi bunu yapay zeka devralmaya başladı. Haliyle artık bu araçlara rahatlıkla ulaşabilen insanların onlarla ne yapacaklarını bilmesi gerekiyor. Milyarderler de kendilerini zevk sahibi göstermeye çalışarak yeni bir statü alanı yaratıyor. Amaç, “Bak bunları yaparsan daha özgün ve yaratıcı görünürsün” demek. Büyük komedi. İnsanların bireyselliğini otomatikleştiren sistemler ürettikten sonra şimdi onlara yaratıcılık satmaya başlamaları iyi tezgah doğrusu.
