Z kuşağının kendinden bir önceki kuşağa göre zeka olarak geride kalan ilk kuşak olmasının çok ciddi bedelleri var. Bunlardan biri de dijital demans, yani bunama! Akıllı cihazlardaki ekran süresi, zekayı adeta eritiyor. Tıbbi taramalarda beyinlerde belirgin küçülmeler tespit edildi. Doktorlar, beyindeki bu değişimi Alzheimer hastalığı olan yaşlı insanlardaki değişime benzetiyor. Buna ‘dijital demans (bunama)’ diyorlar artık! 60 Minutes programında izledim.


Avustralya’nın Macquarie Üniversitesi’nden bilişsel nörobilimci Dr. Mark Williams, “Çocuklar günbegün çürüyor, kim olduklarını bilmiyorlar ve unutuyorlar” diyor. Akıllı bir cihaz kullanan kişi, kendi aklını ve pek çok becerisini cihaza devrediyor. Bu da o devredilen becerilerin zamanla kaybolmasına yol açıyor. Bu etki, 2 yaşındaki çocuklarda bile başlıyor! Günde 3 saate kadar ekrana bakan bir çocuğun beyin taramasında ciddi bozulmalar görülüyor. 2-5 yaş arasında ekran süresi arttıkça, beyindeki beyaz madde yolları daha anormal gelişiyor. Bu da ileriki yaşam için ciddi bir risk. Yani beynin önemli bölgeleri bu yaşlarda ya küçülüyor ya da yeterince gelişmiyor.
‘TEKNOLOJİ BİZE DAYATILDI’
Günde 6-8 saat ekran kullanan bir ergenin beyin taramasında beyin kıvrımlarının (yüzey yapısının) genişlediği görülüyor. İşte bu, erken başlangıçlı Alzheimer ve bunamada görülenle aynı durum. Bu, gençler Alzheimer oluyor demek değil. Ama beynin çalışma biçiminin değiştiği kesin. Peki bu hasar geri alınabilir mi? Dr. Williams, “Henüz bilmiyoruz. Büyük bir deneyin içindeyiz. 10-20 yıl sonra bunun sonuçlarının ne olacağını tam olarak kestiremiyoruz” diyor. Peki ne yapmalıyız? Dr. Williams, “Beynimizi en çok kullandıran şey sosyalleşmek. Bunu yapabilen tek tür biziz. Bizi besin zincirinin tepesine taşıyan şeyi asosyalleşerek tersine çeviriyoruz. Sosyalleşmek, beyni sağlıklı tutar ve zihinsel tüm hastalıklara yakalanma olasılığını azaltır” diyor. Programa katılan ekran bağımlısı çocuklar, “Biz akıllı cihazların içine doğduk. Bize teknoloji adeta dayatıldı. Diğer türlü yaşamak öğretilmedi” diyor. Bence programdaki en rahatsız edici kısım buydu. Çocuklar ekrana bakarken oyalandıklarını sanıyoruz. Oysa aslında onlara izin vererek birer kimlik sahibi olma haklarını ellerinden alıyoruz. Bir hafıza ve zihinsel dayanıklılık edinme fırsatlarını yok ediyoruz. Gelecekleriyle ve insan nesliyle adeta kumar oynuyoruz.

İTHAL KÜLTÜRLER MİLLİ GÜVENLİK TEHDİDİ
Türkiye’de son günlerde yaşadığımız dehşeti ‘sorunlu çocuk’ diye açıklayıp geçemeyiz. Evet, ortada kurumsal zaaflar var ama ben şu noktaya işaret etmek istiyorum. Çocukların içine doğduğu kültürel ortam ve evin içindeki boşluk. Çocuklarımız artık sadece ‘bizim dünyamızda’ büyümüyor. Ellerindeki ekranlarla, dünyanın en karanlık örnekleriyle iç içeler. Maruz kaldıkları içeriklerin önemli bir kısmı bize ait değil. Okullarımızda böyle bir saldırı kültürü yoktur ama temas ettikleri dijital dünyada var. Şiddetin estetize edildiği, failin ikona dönüştüğü bir akışın içindeler. Üstelik bu tek yönlü de değil. Çocuk sadece izleyici pozisyonunda değil; arıyor, paylaşıyor, iz bırakıyor. Algoritmalar bu verileri okuyup profiller oluşturuyor. Bu, pasif değil, derin ve aktif bir etkileşim. Hani “Biz de şiddet içerikli diziler izledik, oyunlar oynadık ama böyle olmadık” diyen kuşakların kaçırdığı nokta burası. Kahramanmaraş’taki örnek bu zeminin nasıl oluştuğunu gösterdi.
KAYIP NESİLLER
Değer dünyası yeterince kurulmamış bir çocuk, o şiddet yüklü dünyayla bağ kuruyor, orada görünür hissediyor ve bunu gerçek hayata taşımaya çalışıyor. Üstelik biz de farkında olmadan buna katkı veriyoruz. Faili merkeze koyan her anlatı, aynı boşlukta sallanan başka ‘kayıp’ çocukları iştahlandırıyor! Şanlıurfa’dan bir gün sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıyı bu açıdan görmezden gelmek mümkün değil. Bu tabloyu, aile ile kurumlar arasında gerçek bir koordinasyon kurulması ve maruz kalınan bu kültürel baskının azaltılması için bir uyarı olarak görmek zorundayız. Aksi durumda bu çocuklar adeta ‘gizli bir elle’ şekillendirilip ‘canlı bomba’ haline gelerek milli güvenliğimiz için tehdit yaratıyor.

KÜRESELLEŞMENİN BEDELİ: AYNILAŞMA
Dünyanın her yeri giderek birbirine benziyor. Yeni bir ülkeye gidince aynı türden kafeler, restoranlar, aynı mimari, aynı yemek ve müziklerle karşılaşıyoruz. Birbirinin kopyası mahalleler var. Hepsinin formülü aynı: Sokak sanatı, hippi mekanlar, sanat galerileri ve ortak çalışma alanları. Bu aynılık konforu, çok da pahalı. Japonya’ya olan ilgi, başka yerlere daha az benzemesinden kaynaklı. Dünyadaki küreselleşme, kültürel olarak aynılaşmayı getiriyor. Yerel kültürler ortak bir kalıba sokuluyor. Şehirler turistlerin beklentilerine göre şekilleniyor. İspanya’da turistik bölgelerde yaşayan halk bu nedenle yıllardır isyanda. Aynılaşma bir yandan kültürlerin karışmasına ve yeni üretim biçimlerine de alan sağlıyor. Ama bu kazanç, kaybedilene değiyor mu?
