
Bir restorana gitmeden önce yarım saat hakkındaki yorumları okuyor musunuz? Bir kahve makinesi almak için birçok video izliyor musunuz? Bir tatile karar vermek kaç gününüzü alıyor? İnsanlar artık bir şey seçmekten çok yanlış seçim yapmaktan korkuyor... Nobel ödüllü psikolog Herbert Simon’ın ‘satisficing’ (yeterince iyi olanla yetinme) yaklaşımını gündeme taşıyan The New York Times makalesi, tam da bu çağ ruhunu anlatıyor. Simon’a göre insan zihni sonsuz seçeneği değerlendirmek için tasarlanmadı. Bu yüzden ‘maximizing’, yani en iyiyi arama ve optimize etmek yerine ‘kişinin kendisi için yeterince iyi olanı’ seçip devam etmesi gerekiyor. Çünkü bir seçimi sonsuza kadar optimize etmeye çalışmak, o seçimin maliyetini artırıyor. Astarı yüzünden pahalıya geliyor dedikleri... Tabii bu işin bir tarafı. Bugünün dünyasında meselenin psikolojik olmaktan öte ekonomik tarafı da var. İnsanlar artık hızlı karar verebilecek kadar güvende hissetmiyor. Çünkü hata yapmanın maliyeti de büyüdü. Bir eşya almak, bir yere gitmek, birisiyle ilişkiye başlamak... Her şey daha riskli geliyor. Bu yüzden hızlı karar verebilmek bile bir tür finansal ve duygusal stabilite ve statü göstergesine dönüştü. Bu durumu flört dünyasında da çok rahat gözlemleyebiliyoruz.

MESELE KENDİNE SAHİP ÇIKMAK
Çöpçatanlık uygulamalarının yarattığı kültür ve sosyal medya platformlarındaki teşhircilik, insanlara sonsuz seçenek varmış gibi hissettirdi. Herkesin bir ‘muadili’, bir üst modeli, daha iyisi bulunabilirmiş sanılıyor. İnsanlar karşısındakini tanımaktan çok alternatiflerini düşünmeye başladı. Oysa gerçek hayattaki karşılaşmaların birebir alternatifi yok. İnsan ilişkileri, ürün kataloğu gibi işlemiyor. Makalede bahsedilen ‘maximizer’ yani sürekli en iyi seçeneği arayan kişilik tipi, bu tuzağa en çok düşen tip. Araştırmalara göre bu insanlar hep daha mutsuz, daha kararsız ve pişmanlık yaşamaya daha yatkın. Çünkü kararına sahip çıkma yeteneği geliştirmiyor. Onun için zihnin bir kısmı sürekli ‘Acaba daha iyisi var mıydı?’ sorusuyla meşgul oluyor. Ne var ki hayat böyle çalışmıyor. ‘En iyi karar’ diye bir şey yok. İnsan bir karar veriyor ve sonra o kararın içinde yaşayarak onu kendi hayatının en doğru kararına dönüştürüyor. İnsan olmak böyle bir şey zaten. Karar vermek, hata yapmak değildir. Hayatla temas etmektir. Hareket etmek, bir ihtimale yatırım yapmaktır. İnsanın verdiği her karar, mutluluk talebidir. Sonrasında yaşanan hayal kırıklıkları da ‘mutluluk kazası’ oluyor işte. Bugünün insanlarının eksikliğini en çok yaşadığı şey daha fazla seçenek olması değil, seçtiği şeyin içinde kalabilme kapasitesi.

KUSURLUYUM ÖYLEYSE VARIM
Çağın yazarlarının yeni derdi, yapay zeka kullanmadığını ispatlamak oldu. Hayatı boyunca kusursuz yazmaya özen gösteren yazarlar bugün çok iyi yazdıkları zaman “Kesin yapay zekaya yazdırmıştır” yaftasıyla karşı karşıya kalıyor. Dilbilgisi ve imla kurallarına uyuyorsanız, vay halinize. Wall Street Journal’daki yazıda okudum. Bazı yazarlar kasten yazım hatası yapmaya başlamış. Cümlelerin yapısını bozmak, fazla gündelik konuşmak, yazılarına garip referanslar eklemek gibi... Yani resmen “Ben robot değilim” demek için işlerini kusurlu hale getiriyorlar. Örneğin Z kuşağı imla işareti olan ‘tire’yi gördüğünde bile onu yapay zeka işi sanıyormuş. İyi de yazarların bunu kanıtlamaya ihtiyacı yok ki. Çünkü olay zaten kusursuz cümleler çıkarmak değil. Zihnin çalışma şeklini göstermek. Kendine ait düşünce yolları geliştirdiysen bunu hiçbir robot kopyalayamaz, beyninde çip olmadığı sürece. Bence bir yazarın alabileceği en iyi iltifatlardan biri bu. Geçenlerde eski gazeteci bir arkadaşım “Bazı insanların yazılarını adını görmesen de tanırsın. Seninkileri nerede görsem anlarım” dedi. Öyle hoşuma gitti ki... Velhasıl düzenli bir okuyucuysanız kitap, dergi, gazete ve benzeri okuma alışkanlığınız varsa bir yazının yapay olup olmadığını anlarsınız. Zira insan, içinde hayat kokusu olan her şeyi tanır.
MEZUN OLAN ÖĞRENCİLERE YAPAY ZEKA ŞOKU
kuşağının yapay zekaya duyduğu heyecan bir anda söndü! Heyecanın yerini öfke ve kaygı alıyor. Bu durumu internet ve sosyal medya teknolojisine doğmayan milenyum kuşağının yaşadığı sancıya benzetiyorum. Z kuşağı internete ve sosyal medyaya doğan ilk kuşak olmuştu. Ama yapay zeka (YZ) hesapta yoktu. Şimdi Z kuşağında da milenyumluların internet karşısında yaşadığı panik var. Gallup araştırmasına göre her iki gençten biri iş hayatında YZ’nin risklerinin faydalarından daha ağır bastığını düşünüyor. Gençler bu belirsizlikle cebelleşirken ABD’deki üniversitelerin mezuniyet törenlerinde ilham vermesi için çağrılıp konuşma yapan CEO’lar da YZ’yi överek soruna tuz biber ekiyor. Google eski CEO’su Eric Schmidt, Big Machine Label Group CEO’su Scott Borchetta ve gayri menkul yöneticisi Gloria Caulfield... Hepsi YZ’yi övünce yuhalandı. En rahatsız edici olan da Borchetta’nın tepki gelince “Bu gerçeğe alışın” demesiydi. Dilerim seneye bu kürsülerde Apple’ın kurucularından Steve Wozniak gibi ‘Actual Intelligence’ (AI- Gerçek Zeka) konusunda ilham verici konuşma yapanlar çıkar. Çünkü yükselen değer tam olarak bu.
